Bülent BİRİCİK

bulent.biricik@hotmail.com
30.01.2020 / 10:33

Bülent BİRİCİK

Medyadaki Deprem…

Elazığ’daki 6,8’lik depremde gerek ana akım medya, gerekse sosyal medya kötü bir sınav verdi.

Medya bu depremde de adeta bir felaket anında nasıl davranılmaması gerektiğini ortaya koydu. Bir kere en baştan not düşmek gerekirse, felaket sonrasında topyekûn deprem uzmanı kesilen medyanın, felaket yaşanmadan önce halkı bilinçlendirme sorumluluğu bakımından sınıfta kaldığını söyleyebiliriz. Deprem öncesinde bültenlerinde ve programlarında sıklıkla siyaset eksenli yayınlar yapan haber kanallarının, toplumu felaketlere hazırlık anlamında bilinçlendirme görevini tam olarak yerine getirdiğini söylemek maalesef imkânsız…

Ülkemizin bir deprem kuşağında olduğu gerçeğinden hareketle, bu bilinci güncel tutma sorumluğu kuşkusuz ki medyaya ait olmasına rağmen, medyanın yaşanan felaketi haberleştirme anlamında daha mahir olduğunu Elazığ depreminde bir kez daha gördük. Her bir yayın organı en az 3-4 muhabirini felaket bölgesine göndererek habercilik yarışına girdi. Kameralar enkazdan canlı çıkarılacak kişiyi en önce vermek adına dakikalarca enkaza kilitlendi. Muhabirler enkaz başlarında felaketzedelerle ve kurtarma görevlileriyle röportaj yapabilmek için birbiriyle yarıştı. Diğer yanda ise TV kanallarının merkez stüdyolarında, en tanınmış ve en fazla sayıdaki deprem uzmanını kapma yarışı yaşandı. Jeofizik uzmanları, jeoloji uzmanları, inşaat mühendisleri, mimarlar, şehir planlamacılar ve daha niceleri depremin etkilerini fayları ve bölgedeki yapı durumunu anlattılar. Haritanın başında ellerinde çubukla fayları anlatan uzmanlar neredeyse bölgedeki bütün fayların ismini topluma öğretmeyi başardı.

Evet, bunlar da gerekli ama insan sormadan edemiyor… Fayları anlatmanın bu saatten sonra ne faydası var? Zira insanı fay değil bina öldürür… Önemli olan halkı sağlam binalar inşa etmeye yöneltmek, bunu bilinci felaket sonrası değil felaket öncesi topluma sürekli olarak aşılamak…

Elazığ depremi, diğer yandan kriz dönemlerinde yapılan haberciliğin ne denli önemli olduğunu bir kez daha ortaya koydu. TV kanalları muhabirleri 4G teknolojisine sahip en gelişmiş kameralarla bölgeye gönderirlerken, onları bir anlamda kaderleriyle baş başa bıraktılar. Uzun süren canlı bağlantılarda sahadaki muhabirler kendilerine yeni gelişen bilgileri iletecek, röportaj yapacak yeni kişileri temin edecek yardımcı elemanların yokluğundan dolayı mevcut bilgileri tekrarlayarak sürekli tekrara düştüler.

Stüdyoda da durum farklı değildi… Spikerler yeni gelişen bilgilerin anlık olarak kendilerine iletilmeyişinden kaynaklı olarak deyim yerindeyse papağan gibi hep aynı şeyleri söyleyip durdular.

40’ın üzerinde insanın hayatına mal olan, çok sayıda kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan felaket elbette insani yönden iç sızlatan bir durumdu, ancak hep tartışılagelen gazetecilik sorunu Elazığ’da da yaşandı. Bazı muhabirler habercilik görevini yerine getirirken duygularına yenik düşerek yayın sırasında gözyaşı döktüler. Oysa gazetecilere, iletişim fakültesinden itibaren duygularına hakim olmaları gerektiği ve duygularını yaptıkları haberlere yansıtmamaları gerektiği öğretildiği halde iki televizyon kanalının muhabiri bunu başaramadı.

Deprem içerikli yayınlar sırasında bazı televizyon kanallarında deprem, inanç ve mukadderat ekseninde yayınlar yapılması, başka bir kanalda da hayatını kaybedenler için sela verilmesi yayıncılığın ülkemizde ne hale geldiğini anlatması bakımından önemliydi. Evet; yüzde 95’i Müslüman bir ülkede yaşıyoruz, evet; mukadderata inanıyoruz ama fayların üzerine kurulu bir ülkede yaşadığımız gerçeğini gözden ırak tutmamalıyız. Depreme hazır bir yaşam sürmektense depremin sorumluluğunu “yazgımız böyleymiş” diyerek Yaradan’a yüklemek ne kadar yanlışsa, daha az can kaybı için çözüm aramak yerine ölenlerin ardından sela okutmak da o kadar yanlış…

Deprem sonrasında gözlemlediğim bir başka yanlış da sosyal medyadaki mahalle baskısı oldu… Ünlüsünden sokaktaki vatandaşına dek pek çok kişi sosyal medyada duygularını ve destek mesajlarını paylaştılar. Ancak son dönemde, yaşanan felaketler sonrasında ünlülerin hesaplarının mercek altına alınıp, destek mesajı paylaşıp paylaşmadığını kontrol etmek ve herhangi bir mesaj paylaşmadıysa bunu afişe ederek, vatan haini ilan etmek gibi garip bir durum yaşanmaya başladı. Bu, son derece yanlış ve ayrıştırıcı tutumu maalesef Elazığ depreminde de yaşadık… Ünlüsünden ünsüzüne dek kimse sosyal medya ile yatıp kalkmadığı gibi, bir kişinin vatanseverlik ölçütünün de sosyal medyada paylaşım yapıp yapmaması da olmamalıdır. Böylesine olağanüstü dönemlerde bir takım kötü niyetli kişilerin kötü niyetli fikirleri sosyal medyaya yansısa da, herhangi bir paylaşım yapmayan kişilerin de aynı kefeye konulması ‘haksızlık’ gibi duruyor. Zira bu mahalle baskısı koşulları beraberinde bazı samimiyetsiz yaklaşımları ve kötü niyetli kişileri daha da cesaretlendirici tutumları beraberinde getirebilir.

Son olarak eklemek gerekirse; hükümet temsilcilerinin, yerel yöneticilerin ve sorumluluk sahibi kişilerin, (ki bu sayılanlar olağanüstü dönemlerinde tüm dikkatlerin üzerlerine yöneldiği kişilerdir) özellikle deprem gibi felaketlerde sadece görevlerini yapmaları beklenir. Ne yazık ki Elazığ depremi sonrasında belirtilen sınıftaki bazı kişiler, bazı davranışlarıyla dikkat çektiler. Bu kişilerin bazı davranışları biraz sırıttı ve kişisel PR’a yönelik olduğu yeklinde algılandı. Onlar ne söylemek istendiğini gayet iyi anlamışlardır. Ancak belirtmek isterim ki böyle zamanlar bu tür davranışlara asla yer olmaması gereken zamanlardır. Hani klasik bir kelime vardır ya “aynı gemideyiz” diye… Ben de o zaman değiştirerek söyleyeyim… Aynı fayların üzerindeyiz…

 
YORUMLAR

Yazarın Diğer Yazıları

>> Ana akım medyanın yerini Youtube mi alıyor? - 28.05.2020
>> Medyada virüs etkisi - 24.04.2020
>> Karantina günlerinden hissiyatlar - 08.04.2020
>> Küresel salgın sınavı - 30.03.2020
>> Pandemi günlerinde medya - 16.03.2020
Medyaloji Yazarları
Halef R.  VAYIS Neslihan KABAOĞLU Hüseyin MOVİT Bülent BİRİCİK
Tek gerçek iddianız…
Tüm Yazarlar