Saat: 13:02
Yağmur Tekin: "Bir orkestrada viyolanın belki varlığını hemen fark etmeyebilirsiniz ama yokluğunu çok çabuk hissedersiniz."
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) kadrolu sanatçısı Yağmur Tekin, Türkiye’nin iki büyük senfoni orkestrasında viyola sanatçısı olarak görev yapıyor. Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nda (BİFO) ise viyola grup şef yardımcısı konumunda bulunuyor. Kendisiyle yüz yüze yaptığımız görüşmede klasik müzik dünyasına, bestecilere,konser hazırlık süreçlerine ve Viyola’nın orkestralar içindeki konumuna ilişkin görüşlerini ifade etti.
Yağmur Tekin, viyola üzerine şunları söylüyor”
Bir orkestrada viyolanın belki varlığını hemen fark etmeyebilirsiniz ama yokluğunu çok çabuk hissedersiniz. Bu yüzden viyolanın önemini bildiğim ve derinden hissettiğim için onu çalmayı çok seviyorum. İyi ki viyolacıyım dediğim bir enstrüman. Viyolanın Türk müziğinde kullanılmasını da çok değerli buluyorum. Farklı kültürlerin müzik aracılığıyla birbirine dokunabilmesi son derece önemli. Viyola da bu anlamda her müzik türünde kendine yer bulabilen çok özel bir enstrüman. Kısacası viyola, orkestranın gizli kahramanıdır bana göre.”
Yağmur Tekin’in İstanbul ve Ankara’nın senfonik müzik sanatçısı olarak kendi üzerindeki etkisini de şu sözlerle yorumluyor;
“Ankara ve İstanbul’u birbirinden tamamen farklı iki renk gibi görüyorum. Ankara bana disiplin ve istikrar kazandırırken, İstanbul ilham ve çeşitlilik sunuyor. Her iki şehir de hem kişisel hem de sanatsal yolculuğuma çok şey kattı. Birinin bana kök verdiğini, diğerinin ise ufuk açtığını söyleyebilirim. “
Bir müzisyen olarak gelecek hedefi konusunda ise Tekin, “Tabii ki her müzisyenin olduğu gibi benim de büyük hedeflerim var. Şu an Türkiye’de sanatımı en iyi şekilde yapabileceğim çok değerli kurumlarda bulunuyorum. Eğer Türkiye’de kalırsam, ileride öğrenci yetiştirmeyi çok istiyorum. Hali hazırda çok değerli hocalarımız var ve onların bize aktardıklarını yeni nesillere aktarabilmek benim de en önemli hedeflerimden biri.
Çalabildiğim son ana kadar güzel eserler seslendirmeye, iz bırakan konserlerde yer almaya ve müzik üretmeye devam etmek istiyorum”diye özetliyor.
Yağmur Tekin’in sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle oldu;
-Viyola için yazılmış solo eserler çok az. Genelde konçertolar, diğer yaylılar, bazı nefesliler ve piyano için yazılıyor. Bu durum bir viyola sanatçısı için kişisel gelişim açısından nasıl bir etki yaratıyor?
Evet bu soru genelde viyola sanatçılarına sorulan sorulardan biridir. Ben bu durumu dezavantajdan avantaja çevirme taraftarıyım. Tabii ki repertuvara baktığımız zaman keman, piyano, çello gibi yazılmış geniş bir repertuvarımız yok, ama keşfedilmesi gereken aslında çok besteci de var. Yeni dönemde çok besteci var özellikle. Eğitim sistemimizde yıllardır süregelen, kemikleşmiş bir repertuvar anlayışı var. Hangi sınıfta hangi konçertonun çalınacağı bellidir. Ben bu anlayışı biraz sorgulamak ve
daha esnek bir yaklaşım geliştirmek istedim. Mezuniyetimde, Amerika’dan sipariş ettiğim Macar besteci Miklós Rózsa’nın Viyola Konçertosu’nu seslendirdim. Sanıyorum hem Türkiye’de ilk seslendirilişi oldu hem de okulumun kütüphanesine yeni bir viyola konçertosu kazandırmış oldum. Viyolanın en güzel yanlarından biri, yeni bestecileri ve eserleri keşfedip dinleyiciyle buluşturabilmesidir. Sadece kendi repertuvarımız değil, oda müziğinin sunduğu zengin olanaklar da bize bu fırsatı verir. Viyolacılar olarak hedeflerimizden biri, nitelikli icraların yanı sıra yeni müziklerin tanıtımına da katkı sağlamak olmalıdır.
-Genel olarak ne gibi avantajları var viyolacının? Viyola bir ara ses olarak keman ile viyolonsel arasında kalmış gibi görünebildiği gibi, çoğu zaman keman gibi algılanması da yaygın bir durum. Siz Viyola’yı kişisel olarak klasik müzikte nasıl konumlandırıyorsunuz?
Aslında hiçbir enstrümanın birbirinden üstün olduğunu düşünmüyorum. Öncelikle viyolacı olmaktan çok mutluyum. Bir dinleyici orkestraya bütün olarak baktığında viyola sesini her zaman ayrı ayrı seçemeyebilir. Kemanı duyduğumuz kadar viyolayı, orkestra dokusunun içinde rahatlıkla fark edemeyebiliriz. Ancak viyolayı bir orkestradan çıkardığınızda çok büyük bir eksiklik duygusu kendisini hissettirir.
Ben bunu biraz bir resim tablosuna benzetiyorum. Bir tabloya baktığınızda ilk dikkatinizi çeken şey genellikle güneş, deniz, dağlar ya da bulutlar olur. Viyola ise o tablodaki toprağın kokusu gibidir; özellikle yağmurdan sonra hissedilen o ıslak toprak kokusu... İlk bakışta görünmez ama atmosferi oluşturan en önemli unsurlardan biridir. Viyola da böyledir. Çok görünmeyebilir ama müziğin derinliğini, sıcaklığını ve rengini büyük ölçüde o taşır.
Belki varlığını hemen fark etmeyebilirsiniz ama yokluğunu çok çabuk hissedersiniz. Bu yüzden viyolanın önemini bildiğim ve derinden hissettiğim için onu çalmayı çok seviyorum. İyi ki viyolacıyım dediğim bir enstrüman. Bana göre viyola, varlığından çok yokluğuyla kendini hissettiren özel bir ses rengidir.
Bunu yanı sıra viyolanın Türk müziğinde kullanılmasını da çok değerli buluyorum. Farklı kültürlerin müzik aracılığıyla birbirine dokunabilmesi son derece önemli. Viyola da bu anlamda her müzik türünde kendine yer bulabilen çok özel bir enstrüman. Özellikle çağdaş ve modern müzikte, geniş tını yelpazesi sayesinde inanılmaz renkler ortaya çıkarabiliyor. Kısacası viyola, orkestranın gizli kahramanıdır bana göre.
-Bir senfonik eserde keman grubu karşısında viyola grubu yer alıyor. Bir senfoninin olmazsa olmazı konumunda her iki enstrüman. Hem eserin tamamlayıcısı hem de farklı bir ses tonu. Keman ve viyola rekabeti senfoninin hangi aşamasında söz konusu olabilir, veya böyle bir rekabet var mı?
Ben aslında viyola ile keman arasındaki ilişkiyi bir rekabet olarak görmüyorum. Aksine, aralarında güçlü bir tamamlayıcılık olduğunu düşünüyorum. Senfoni içerisinde keman olmadan viyola, viyola olmadan da keman tam anlamıyla bir anlam ifade etmez. Sonuçta yaptığımız iş senfoni ve senfoninin özü de uyumdur. Bu bakış açısını koruduğunuzda rekabetten çok birliktelik ve denge ön plana çıkar.
Viyolacıların karakterlerinin de genellikle daha uyumlu olduğunu düşünüyorum. Orkestrada hem viyolanın hem de viyolacının birleştirici bir rolü vardır. Bunu bir köprüye benzetebiliriz. Viyola, kemanlarla çellolar arasında, hatta tüm orkestranın içinde bir bağ kurar. Bu nedenle rekabet etmekten çok birbirimizi dinleyerek, göz göze gelerek ve ortak bir müzikal dil oluşturarak çalmayı tercih ederiz. Zaten bir orkestranın parçası olmak, bu uyumu en üst düzeyde gösterebilmeyi gerektirir.
Keman senfonilerde ve oda müziğinde daha tiz sesleri, çello ve kontrbas ise daha pes sesleri temsil eder. Viyola ise bu iki dünya arasında yer alır. Armonik yapının önemli geçişleri ve iç sesleri çoğu zaman viyola tarafından taşınır. Dinleyici bu sesi her zaman açıkça fark etmeyebilir, ancak müziğin akışı ve bütünlüğü büyük ölçüde bu ara sesler sayesinde sağlanır.
Tını açısından genellikle çellonun insan sesine en yakın enstrüman olduğu söylenir. Ben ise viyolanın da insan sesine çok yakın bir renk taşıdığına inanıyorum. Hatta solo olarak dinlendiğinde birçok dinleyici viyolayı daha duygusal, daha içten ve daha melankolik bulabiliyor. Çok parlak ve gösterişli bir ses değildir; fakat her zaman olgun, sıcak ve derin bir karaktere sahiptir.
Bu yüzden viyolanın ses renginin dinleyicilerin dikkatinden kaçtığını düşünmüyorum. Belki orkestra içinde her zaman ön planda değildir, ancak solo olarak dinlendiğinde viyolanın ne kadar etkileyici ve hatta kimi dinleyiciler için büyüleyici bir enstrüman olduğu çok daha net ortaya çıkar.
-Aynı anda iki önemli orkestrada görev yapıyorsunuz. Orkestraların farkını hangi noktalarda görüyorsunuz? Tabii ki şef, çalınan eserin niteliği ve mekan da çok önemli.
Her orkestranın kendine özgü bir karakteri ve müzikal kültürü vardır. Örneğin CSO’nun yaklaşık iki yüz yıllık bir geçmişi bulunuyor. Bu kadar köklü kurumlarda müzikal gelenekler sadece notalarla değil, kuşaktan kuşağa aktarılan deneyimlerle de yaşatılıyor. Bir eserin yorumuna dair anlayış, yıllar boyunca farklı müzisyenlerin katkılarıyla gelişiyor ve her yeni nesil bu mirasa kendi bakış açısını ekliyor.
Bir orkestranın kalitesinde şüphesiz şefin rolü çok önemli. Bir anlamda orkestranın ortak düşüncesini ve yönünü belirleyen kişi şeftir. Eserlerin karakteri, müzikal yaklaşımı ve yorum anlayışı büyük ölçüde onun rehberliğinde şekillenir.
Orkestralar için önemli konulardan biri de konser salonlarıdır. Akustik, müziğin dinleyiciye ulaşma biçimini doğrudan etkiler. Bu nedenle son yıllarda ülkemize kazandırılan CSO ADA Ankara ve yenilenen AKM gibi salonlar biz müzisyenler için çok kıymetli. İyi bir akustik, hem sanatçının kendini daha rahat ifade etmesini hem de dinleyicinin müziği daha doğal duymasını sağlar.
Elbette bireysel müzisyenlerin niteliği de büyük önem taşır. Ancak bir sanatçının gelişimi yalnızca kendi çalışmasıyla sınırlı değildir. Farklı orkestralarla, farklı şeflerle ve farklı müzisyenlerle bir araya gelmek bakış açımızı genişletir. Ben de CSO’da ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nda çalışırken farklı müzikal yaklaşımlarla karşılaşıyor, her projeden yeni şeyler öğreniyorum. Aynı şekilde oda müziği gruplarıyla yaptığım çalışmalar da beni besliyor. Müzik biraz da birlikte düşünme, birbirini dinleme ve ortak bir dil oluşturma sanatıdır.
Bu nedenle farklı müzik ortamlarında bulunabilmeyi bir ayrıcalık olarak görüyorum. Ülkemizin iki önemli orkestrasında görev almak da bana hem sanatsal hem de kişisel anlamda çok değerli deneyimler kazandırıyor.
-Ankara-İstanbul farkı konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Benim için Ankara’nın en belirgin özelliği bana verdiği disiplindir. Çocukluğumdan beri bu şehrin bana kattığı en önemli şeylerden biri düzenli ve sorumluluk sahibi olmayı öğrenmekti. Zamanında bir yerde olmak, prova saatine hazırlıklı gitmek, işini ciddiyetle yapmak zamanla insanın karakterinin bir parçası haline geliyor. Elbette bu her şehirde mümkündür, ancak Ankara’da bu duyguyu biraz daha güçlü hissediyorsunuz.
İstanbul ise benim gözümde çok renkliliği temsil ediyor. Sürekli hareket halinde olan, farklı kültürleri, enerjileri ve hikâyeleri bir arada barındıran bir şehir. Sokağa çıktığınız anda kendinizi farklı deneyimlerin ve karşılaşmaların içinde bulabiliyorsunuz. Bu dinamizm ister istemez insanın düşünce dünyasına ve sanatına da yansıyor. İnsanların enerjisi, şehrin ritmi ve çeşitliliği sizi besliyor.
Bu yüzden Ankara ve İstanbul’u birbirinden tamamen farklı iki renk gibi görüyorum. Ankara bana disiplin ve istikrar kazandırırken, İstanbul ilham ve çeşitlilik sunuyor. Her iki şehir de hem kişisel hem de sanatsal yolculuğuma çok şey kattı. Birinin bana kök verdiğini, diğerinin ise ufuk açtığını söyleyebilirim. Ankara ile İstanbul arasında müzikal bir yaşam süren birçok arkadaşımın da benzer duyguları paylaştığını düşünüyorum.
-Klasik müzik eğitimi ve bir enstrüman çalma konusunda gençlere ve ailelere öneriniz neler olabilir?
Benim de genç öğrencilerim var. Zaten klasik müzik eğitimine hepimiz çok küçük yaşlarda başlıyoruz. Ben de 10 yaşında konservatuvara girdim ve bu eğitim yaklaşık 11 yıl boyunca devam etti. Bu süreçte biz büyürken alt sınıflara daha küçük öğrenciler geliyor. Konservatuvarlarda hâlâ çok güzel bir ablalık–abilik kültürü vardır ve bunun çok değerli olduğunu düşünüyorum. Hocalarımız da bizi bu konuda her zaman teşvik etti. Dersler bireysel olsa da birbirimizi sürekli dinler, gözlemler ve fikir alışverişinde bulunuruz. Aslında fark etmeden birbirimize eğitim vermeye de başlamış oluruz.
Bu süreç yalnızca bir müzik eğitimi değil, aynı zamanda bir yaşam eğitimi. Bir enstrüman öğrenmek insanı çok farklı bir disiplinin içine sokuyor. Sabretmeyi, düzenli çalışmayı, eleştiriye açık olmayı ve uzun vadeli düşünmeyi öğreniyorsunuz. Bu da hayata bakış açınızı doğal olarak etkiliyor.
Klasik müzik eğitiminde ailelerin rolü çok önemli. Ancak aileler karar vermeden önce çocuklarını dikkatle gözlemlemeli. Çünkü bu eğitimde yetenek, müzik kulağı ve en önemlisi çocuğun gerçek ilgisi büyük önem taşıyor. Eğer süreç çocuğun isteğinden çok bir zorlamaya dönüşürse, bir noktada devam etmek oldukça zorlaşıyor.
Bunun da bazı önemli sonuçları olabiliyor. Konservatuvarlarda eğitim alan çocuklar, yaşıtlarının diğer okullarda aldığı standart müfredattan farklı bir eğitim görüyorlar. Eğer eğitim yarıda bırakılırsa başka bir sisteme adapte olmak kolay olmayabiliyor. Bu durumda hem verilen yılların emeği zarar görebiliyor hem de öğrenci yeni eğitim sistemine uyum sağlamakta güçlük çekebiliyor.
Bazen de öğrenciler aslında istemedikleri halde devam etmek zorunda hissedebiliyorlar. Bu da zamanla motivasyon kaybına ve enstrümanla sağlıklı bir ilişki kuramamaya neden olabiliyor. Bu yüzden ailelerin çocuklarının gerçekten ne istediğini, müzik eğitimine karşı gerçek bir ilgileri olup olmadığını iyi değerlendirmeleri gerektiğine inanıyorum. Amaç iyi niyetli olsa bile, belli bir noktadan sonra zorlamaya dönüşmemeli.
Çünkü dışarıdan bakıldığında çok romantik ve toz pembe görünen bu mesleğin arkasında büyük bir emek var. Sürekli çalışmak, sürekli kendini geliştirmek ve çoğu zaman sürekli seyahat etmek zorundasınız. Bir müzisyen aslında biraz sporcu gibidir. Nasıl bir sporcu formunu korumak için her gün antrenman yapıyorsa, biz de enstrümanımızla her gün çalışmak zorundayız. Bir süre ara verdiğinizde bunu hemen hissedersiniz. Bu yüzden müzisyenlik çok güzel olduğu kadar büyük bir özveri, disiplin ve süreklilik gerektiren bir meslek. Gerçekten sevilmeden uzun yıllar boyunca sürdürülmesi oldukça zor.
-O yaştaki bir çocuk için böylesi disipline adapte olmak kolay olmasa gerek…
Bir kere bu kararı çok erken yaşlarda vermek zorunda kalıyoruz. Ben viyolacı olmayı 9 yaşında seçtim. Elbette bu yaşta bir çocuğun hayatına dair net kararlar vermesi kolay değil. Ancak enstrüman eğitiminde erken başlamak büyük bir avantaj sağlıyor. Hem müzikal gelişim hem de fiziksel ve kas gelişimi açısından bu oldukça önemli. Hatta bazı müzik okullarında eğitim 5-6 yaşlarında başlıyor.
Bunun yanında kişilik yapısı da en az yetenek kadar önemli. Bu mesleğin temelinde disiplin, sabır ve yine sabır var. Gençlerin bunu hiçbir zaman unutmaması gerekiyor. Her gün yeni bir başlangıç ve yeni bir çalışma süreci demek. Bir gün çok iyi çalmanız ertesi gün de aynı seviyede olacağınız anlamına gelmiyor. Bu yüzden süreklilik çok önemli.
Ayrıca genç müzisyenlerin kendilerini sadece enstrümanlarıyla sınırlamamaları gerektiğini düşünüyorum. İyi bir müzisyen olmak, sadece iyi çalmakla ilgili değil. Kültürel olarak da kendilerini geliştirmeleri, bol bol okumaları, dinlemeleri ve araştırmaları gerekiyor. İmkânlar dahilinde müzeler, konserler, sergiler ve tarihi mekânlar gibi sanatsal deneyimler de ufuk açıcı oluyor.
Bir senfonik eserin yazıldığı şehri görmek, o dönemin tarihini anlamaya çalışmak ya da bestecinin yaşam öyküsüne yakından bakmak, eserin yorumuna farklı bir derinlik katabiliyor. Çünkü notaların arkasında her zaman bir insan, bir dönem ve bir hikâye var. Bestecinin yaşadığı sosyal koşulları, düşünce dünyasını ve hayatını ne kadar iyi anlarsanız, eseri de o kadar bilinçli yorumlayabilirsiniz.
Ben hiçbir zaman bir esere yalnızca notalar bütünü olarak bakamıyorum. O eserin yazıldığı dönemin tarihine, sanat anlayışına, hatta zaman zaman politik ve felsefi arka planına kadar inmeye çalışıyorum. Bu nedenle müzisyenlerin bilgi dünyasının da mümkün olduğunca geniş olması gerektiğine inanıyorum. Müzik tarihi kadar genel tarih, sanat tarihi, edebiyat, psikoloji, sosyoloji ve diğer sanat dalları da bizi besleyen alanlar.
Çünkü aslında beyin geliştikçe enstrüman da gelişiyor. Bu ikisi birbirinden ayrı değil; eş zamanlı ilerleyen bir yolculuk. Kariyer boyunca hedef sadece iyi bir enstrümancı olmak değil, aynı zamanda donanımlı, merak eden ve kendini sürekli geliştiren bir insan olabilmek. Bence gerçek sanatçılık da biraz burada başlıyor.
-Konser öncesi egzersizler ve provalar konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Türkiye’de senfoni orkestrasında çalışan bir enstrümancının genelde haftada bir ya da iki konseri oluyor. Biz de dört ya da beş gün boyunca bu konserler için hazırlık provaları yapıyoruz. Her gün yaklaşık üç-dört saatlik provalarımız oluyor. Ancak prova bittiğinde çalışmamız bitmiyor. Aslında hazırlık çok daha önce başlıyor. Eserlerin notaları elimize ulaştığında bireysel çalışma sürecine giriyoruz. Evde farklı orkestraların kayıtlarını dinleyebiliyor, eserin formunu analiz edebiliyor ve kendi partilerimizi çalışabiliyoruz. Elbette sadece notaları çalışarak da provaya gidebilirsiniz. Ancak ben bunun bir adım ötesine geçmeyi seviyorum.
Ben genelde evde büyük çerçevede şef partisyonuyla çalışırım. Çünkü eserin bütününü görmeyi seviyorum. Bir partisyon içerisinde obua ya da fagotla birlikte çalıyorsam, provada ve konserde onlarla göz göze gelmeyi de severim. Bu iletişim müziği daha canlı hale getiriyor. Zaten böyle bir çalışma modelini benimsediğinizde ortaya çok farklı sonuçlar çıkıyor. Bunu tüm orkestra üyelerinin yapması ise ortaya çıkan müzikal kaliteyi daha da yukarı taşıyor. Bana göre bunlar, kişinin hem müziğine hem de enstrümanına duyduğu saygının bir göstergesi.
Özellikle oda müziği konserlerinde bu uyum ve göz teması çok daha büyük önem kazanıyor. Birbirimizi dinleyerek ve anlık olarak iletişim kurarak müzik yapıyoruz. Bu da bize gerçekten eşsiz performanslar sergileme fırsatı yaratıyor.
-Gerek konser provaları gerekse evde viyolada kişisel performansınızı yükseltmeye yönelik ne tür teknikler ve egzersiz yöntemleri kullanıyorsunuz?
Benim için en önemli konu bilinçli çalışmak. Bazı öğrenciler bir odanın içine girip saatlerce çalışıyor. Oysa saatlerce çalışmaktan çok, neyi neden çalıştığını bilmek daha önemli. Türkiye’de ya da yurt dışında bir orkestra sınavına girdiğinizde, kendi solo eserlerinizin yanı sıra dünyada artık kült eserler olarak kabul edilen senfonik repertuvardan kısa pasajlar da sorulur. Örneğin Beethoven’ın 5. Senfonisi’nden ya da farklı dönemlere ait bestecilerin eserlerinden çeşitli bölümler karşınıza çıkabilir. Bunun nedeni sadece notaları doğru çalıp çalamadığınızı görmek değildir.
Strauss’un bir eserinde göstereceğiniz yaklaşım ile Mozart, Haydn ya da Çaykovski’nin eserilerinde göstereceğiniz yaklaşım aynı olamaz. Orkestrada sizi dinleyen jüri aslında şunu görmek ister: Bu eser şu anda benden ne istiyor ve ben bunu ne kadar doğru yansıtabiliyorum? Beklenen karakteri, stili, duyguyu ve müzikal dili ne kadar aktarabildiğinize bakarlar.
Bu yüzden evdeki çalışma sürecinin de aynı anlayışla yürütülmesi gerektiğini düşünüyorum. Eseri açtığınız anda ilk sormamız gereken soru, “Besteci benden ne istiyor?” olmalı. Çalışmaya her zaman bu soruyla başlarım. Çünkü doğru soruları sormadan yapılan uzun çalışmaların çok verimli olduğuna inanmıyorum.
Ben bilinçsizce saatlerce çalışmaktansa, bilinçli ve odaklanmış bir şekilde daha kısa çalışmayı tercih ederim. Öğrencilerime de her zaman bunu tavsiye ediyorum. Ben de viyola hocamdan bu şekilde öğrendim ve meslek hayatım boyunca bunun faydasını çok gördüm.
Bir eseri çalışırken ilk hedefim notaları çalmak değil, o müziğin anlatmak istediğini anlamaya çalışmaktır. Çünkü bana göre gerçek çalışma da tam olarak burada başlıyor.
-Konser öncesi çalışmalarda seslendirilecek eser önceden dinleme konusunda ne düşünüyorusunuz?
Aslında ben bir esere başlamadan önce çok fazla kayıt dinlemeyi tercih etmiyorum. Biraz özgün kalmayı seviyorum. Bunun gerekli olduğuna da inanıyorum. Çünkü hepimizde, farkında olsak da olmasak da, duyduğumuz yorumları taklit etme eğilimi vardır. Oysa icracı olarak amacımız sadece geçmişi tekrar etmek değil, ona kendi bakış açımızı da ekleyebilmek olmalı.
Kendi özgün yorumumu netleştirdikten sonra farklı kayıtları dinlemek ve karşılaştırmak benim için daha kolay oluyor. Böylece hem farklı yaklaşımları görebiliyor hem de kendi yorumumun nerede durduğunu daha iyi anlayabiliyorum.
Sonuçta ortaya çıkan şey de biraz Yağmur Tekin’in o esere bakışı ve özgün yorumu oluyor. Bence böyle bir çalışma tarzı, müzikal gelişim ve mükemmele ulaşma yolculuğunda önemli bir yol ayrımı.
-Senfoni,konçerto,sonat gibi eserlerde beste ve besteci farkı sizler için olumlu veya olumsuz ya da kolaylaştırıcı veya zorlaştırıcı ne tür tablolar sunuyor. Sizin klasik müzikte favori dönemleriniz, bestecileriniz kimlerdir?
Aslında birçok besteci benim favorim. Ancak dönem olarak bakarsak, çalmayı en çok sevdiğim dönem Barok dönem. Bana göre Barok dönem, klasik müziğin yapı taşlarından biri. Neredeyse tamamen kusursuz bir matematik üzerine kurulmuş bir müzik dili var. Beni büyüleyen şey ise bu matematiksel düzenin aynı zamanda son derece yoğun duygularla birleşebilmesi. Bu yüzden Barok dönem eserlerini çalmaktan her zaman büyük keyif alıyorum.
Favori bestecim ise Gustav Mahler. Mahler’in müziği beni gerçekten çok etkiliyor. Onun eserlerini çalmak her zaman çok özel bir duygu. Orkestradaki her enstrümanı bir insan sesi gibi düşündüğümüzde, Mahler’in bu sesleri kullanma biçiminin bende çok ayrı bir yeri var. Hatta bazen kendi kendime “Keşke Mahler bir de viyola konçertosu yazsaydı” diye düşündüğüm oluyor.
Öte yandan Bach’sız ve Beethoven’sız bir müzik dünyasını düşünemiyorum. Bu tercihlerin yaşla birlikte değiştiğini de düşünüyorum. Küçük yaşlarda romantik dönem eserleri beni çok daha fazla etkilerdi. Kendimle inanılmaz derecede bağdaştırırdım. Buna karşılık klasik dönem eserleri genç yaşlarda çoğu müzisyene daha uzak gelir. Çünkü o yalınlığı, sadeliği ve dengeyi ortaya koymak aslında çok zor bir iştir. Bazen en zor şey, en sade görünen müziği doğru şekilde seslendirebilmektir.
Yaş aldıkça benim tercihlerim de değişti. Şu anda romantik dönemden ziyade Barok ve Klasik dönem eserlerini çalmak bana daha fazla mutluluk veriyor. Barok dönemde de bugün isimleri çok bilinmeyen ama son derece değerli birçok besteci var. Bence repertuvarın zenginliği de biraz burada yatıyor; herkesin bildiği büyük isimlerin yanında, keşfedilmeyi bekleyen çok kıymetli eserler ve besteciler de bulunuyor.
-Repertuvar seçilirken ne kriterler var?
BİFO’nun programları aslında oldukça özenli seçiliyor. Örneğin son konserimizde Beethoven’ın 9. Senfonisi vardı ve tüm biletler tükenmişti. 9. Senfoni her zaman büyük ilgi gören eserlerden biri. Dinleyiciler doğal olarak bildikleri ve sevdikleri eserlere yöneliyor; bir anlamda güvenli limanları tercih ediyorlar. Bu da çok anlaşılır bir durum.
Viyola repertuvarına baktığımda ise sevdiğim eserlerin başında Walton Viyola Konçertosu geliyor. Zaten viyola repertuvarı diğer bazı enstrümanlara göre daha sınırlı. Bu nedenle repertuvarın içindeki her önemli eser ayrı bir değer taşıyor. Kısaca anlatmam gerekirse Walton Viyola Konçertosu derinliği, karakteri ve müzikal diliyle beni her zaman çok etkileyen bir eser oldu. Profesyonel yaşamım boyunca tekrar tekrar dönüp çalmaktan keyif aldığım eserlerden biri.
Zamanla popüler repertuvardan biraz uzaklaşma isteği oldukça doğal. Özellikle deneyimli müzisyenler ve repertuvar oluşturan şefler için, daha az seslendirilen eserleri keşfetmek ve dinleyiciyle buluşturmak ayrı bir heyecan taşıyor. Çünkü müzik dünyasının zenginliği yalnızca en bilinen eserlerde değil, daha az tanınan ama çok değerli yapıtların içinde de saklı.
-Viyola sanatçısı olarak öykünüzü biraz dinleyelim.
Benim çekirdek ailemde müzisyen yok, ama geniş aile çevremde 8-10 müzisyen var. Aslında ben tromboncu olmak istemiştim. İki kuzenim de tromboncu. Ama bir aileye üçüncü fazla diye düşündük.
Bizim eğitimimizde okuldaki hocalarımız çok önemli. Çünkü bireysel eğitim alıyoruz ve başladığımız enstrüman çoğu zaman hayat boyu bizimle devam ediyor. Eğer yanlış bir teknik öğrenirseniz, onu düzeltmek çok zor oluyor. Bu biraz yanlış yürümeyi, yanlış adım atmayı öğrenmek gibi. Sonrasında düzeltme çabası neredeyse tüm hayatınıza yayılıyor. Bu yüzden ailemdeki konservatuvar mezunu bireylerin de katkısıyla ben önce enstrümandan çok hocamı seçtim.
Hocam Feza Tüzer Gökmen’di. Onun pedagojik yaklaşımı ve yetiştirdiği öğrencilerin kalitesi nedeniyle viyolaya biraz da hocamı seçerek başladım diyebilirim. Karakterimin de viyolaya çok uygun olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden hiç pişman olmadım.
Viyolanın boyutları çocuklar için biraz büyük olduğu için genelde kemana viyola teli takılarak eğitime başlanır. Ama ben biraz iri bir çocuktum, bu yüzden bana doğrudan viyola verdiler. Çocukluğumdan itibaren tam bir viyolacıyım diyebilirim.
Ailelere bu konuda en önemli tavsiyelerimden biri hoca seçimi olur. Çünkü pedagojik anlamda hocanızın üzerinizde çok büyük bir etkisi var. Hatta bazı dönemlerde ailenizden çok hocanızı görüyorsunuz. Haftada iki-üç kez bireysel ders yapıyorsunuz ve bu ilişki yalnızca teknik bir eğitim ilişkisi olmuyor. Benim için Feza Hocam derste bir öğretmen, dersten çıktığımızda ise adeta bir anne gibiydi. Kendisine her zaman büyük bir sevgi, saygı ve minnet duyuyorum. Çok öğrencisi vardı ama hiçbirimizi birbirimizden ayırmazdı. Sosyal anlamda da birlikte çok güzel zamanlar geçirirdik hala geçiriyoruz.
Viyola çalan insanların genelde daha uyumlu karakterler olduğunu düşünüyorum. Garip bir şekilde viyolanın orkestrada temsil ettiği ses ile viyolacının kişiliği arasında bir bağ kuruluyor. Bana kalırsa çok göz önünde olmak isteyen, orkestrada sürekli ön planda bulunmayı seven bir insan viyola karakterine çok yakın olmayabilir.
Bu yüzden ben kendimi tam bir viyolacı olarak hissediyorum. Küçük ve ilk anda görünmeyen detayları ortaya çıkarmak, uyum sağlamak, birleştirici olmak ve köprü rolü üstlenmek benim karakterime gerçekten çok uyuyor.
-Konservatuvar dönemi için neler söyleyebilirsiniz?
Konservatuvara girmeden önce bazı hazırlık dersleri alıyoruz. Genelde solfej dersleri ve kulak eğitimi dersleri oluyor. Ben ve ailem bu işi biraz fazla abarttık ve okula girmeden önce üç yıl solfej eğitimi aldım. Okula girdiğimde neredeyse ortaokulu bitirmiş kadar bilgi edinip ilerlemiştim.Bu yüzden okul yıllarımın ilk iki yılı biraz sıkılmıştım, itiraf edeyim.
Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’na başladım. Konservatuvar’a Feza Hocam ile başladım ve onunla bitirdim. Okul devam ederken İzmir’de Karşıyaka Oda Orkestrası’nın sınavlarına başvurdum ve viyola grup şefi olarak kazandım. O dönemde Ankara’ya derslere gidip geliyordum.
Orkestra yaklaşık yirmi kişiydi ve Karşıyaka Oda Orkestrası’ndan o dönemde beş quartet doğdu. Şefimiz Prof. Rengim Gökmen tarafından hepsine Türk Beşleri’nin isimleri verildi. Bizim quartetimizin adı Saygun Quartet’ ti ve orkestranın grup şeflerinden oluşuyordu.
Çok güzel işler yaptık. Topluluk küçüldükçe daha çok çalışmanız gerekiyor. Repertuvar bambaşka oluyor, dikkatler daha çok üzerinize odaklanıyor. Herkes bir anlamda solist gibi konumlanıyor. Bu süreçte Almanya Hannover’de quartet master programında derslere başladık. Her ay Almanya’ya hem derslerimiz hem konserlerimiz için gidiyorduk. Bu yoğun tempo 6 yıl kadar sürdü, sonra yollarımız ayrıldı, ama o quartet döneminin benim hayatımda, hem kişisel gelişimim hem de enstrüman performansım açısından çok önemli bir yeri var.
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda 2020 yılında başladım. Çok uzun yıllar sonra açılan kadro sınavına girdim ve başarılı bir şekilde kazandım. Sonrasında tekrar Ankara’ya taşındım ve böylece müzik hayatımda CSO serüveni başladı. Şu an CSO’daki altıncı yılımdayım. BİFO sınavı ise 2018 yılında oldu. Orada da grup şefi yardımcılığı sınavını kazandım. Yaklaşık sekiz yıldır BİFO’da çalışıyor ve çalıyorum.
-Viyola kolay taşınan bir enstrüman mı, koruması ve taşınması nasıl?
Kuşkusuz taşınması en zor enstrüman kontrbas. Ya evinizde tutmanız gerekir ya da sürekli konser salonunda bırakmak zorunda kalırsınız. Sürekli sırtınızda taşıyabileceğiniz bir enstrüman değil. Viyola ise bu açıdan çok avantajlı. Keman gibi sırtınıza alıp istediğiniz yere rahatlıkla gidebiliyorsunuz. Taşınması oldukça kolay bir enstrüman.
Çok sevdiğim bir kutum var. Viyolonsel şeklindeki kutuların küçük bir versiyonu gibi. Uçak yolculuklarında ve seyahatlerde de yanımda rahatlıkla taşıyabiliyorum. O yüzden viyolamı neredeyse hiç yanımdan ayırmıyorum.
Kuşkusuz hava koşulları da enstrümanın ses performansı açısından çok önemli. Örneğin Ankara’da aldığınız ses ile İstanbul’da aldığınız ses aynı olmuyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri nem oranı. Ankara’nın havası oldukça kuru, İstanbul’un havası ise daha nemli. Bu durum enstrümanın verdiği tepkiyi ve ses karakterini doğrudan etkileyebiliyor.
Bu iklimsel dengeyi sağlamak için nem ölçer ve nem dengeleyici ekipmanlar kullanıyorum. İdeal ses performansını yakalamak için sürekli araştırıyor, enstrümanımı en iyi koşullarda tutmaya çalışıyorum.
Enstrümanın yapıldığı malzeme de çok önemli. Bu konuda gerçekten uçsuz bucaksız bir dünya var. Çok eski enstrümanlar var, çok değerli ve çok maliyetli olanlar var. Hatta bugün dünyadaki en değerli yaylı çalgılardan biri Antonio Stradivari’nin yaptığı Macdonald Viyolası. Son derece nadir bir enstrüman ve değerinin milyonlarca doları bulduğu söyleniyor. Stradivari’nin günümüze ulaşan viyola sayısının çok az olması da bu enstrümanları daha da özel kılıyor.
-Gelecek hedefiniz nedir?
Tabii ki her müzisyenin olduğu gibi benim de büyük hedeflerim var. Şu an Türkiye’de sanatımı en iyi şekilde yapabileceğim çok değerli kurumlarda bulunuyorum. Eğer Türkiye’de kalırsam, ileride öğrenci yetiştirmeyi çok istiyorum. Hali hazırda çok değerli hocalarımız var ve onların bize aktardıklarını yeni nesillere aktarabilmek benim de en önemli hedeflerimden biri.
Çalabildiğim son ana kadar güzel eserler seslendirmeye, iz bırakan konserlerde yer almaya ve müzik üretmeye devam etmek istiyorum. Oda müziğinin ise bende her zaman ayrı bir yeri olacak. Sanırım her yaylı çalgıcının kalbinde oda müziğinin özel bir yeri vardır. Çünkü müziğin en saf iletişim biçimlerinden biri olduğunu düşünüyorum.
Yıllar içinde biriktirdiğim deneyimi ve bilgi birikimini gençlere aktarabilmek en büyük dileklerimden biri. Çünkü bazı bilgiler kitaplarda yazmıyor; ancak sahnede, provada, turnede ve yıllar içinde edinilen tecrübelerle kazanılıyor. Bu birikimin paylaşılması gerektiğine inanıyorum.
Bugün birçok genç müzisyen yurt dışında eğitim almak istiyor. Bu hem öğrenciler hem de aileleri için maddi ve manevi açıdan oldukça zorlu bir süreç. Bu nedenle ülkemizde güçlü eğitim ortamlarının oluşmasını ve iyi öğrencilerin yetişmesini çok önemsiyorum.
Sonuçta iyi insan, iyi birey; iyi birey de iyi müzisyen ve iyi orkestra demek. Bunun zamanla büyüyen bir etki yarattığına inanıyorum. Bir kişinin yetiştirdiği öğrenciler, onların yetiştirdiği başka öğrenciler derken bu birikim nesilden nesile aktarılıyor. Bence bunun yolu da iyi öğrenci yetiştirmekten ve gençlere doğru rehberlik edebilmekten geçiyor.
Röportaj: Necmi Çelik
