22.01.2020 / 13:07

Halef R.  VAYIS

Okunan gazeteden bakılan gazeteye geçişin kısa tarihçesi…

Kırsal kesimden büyük şehirlere gerçekleşen göçler, Babıali’nin iletişim dilini ve üslubunu da değiştirecekti. Çünkü gazetelerin yeni okur, başka deyişle yeni müşteri kitlesi vardı artık. Doksanlı yıllarda ise gazetelerin tiraj yükseltmesinin yolu promosyondan geçiyordu…

 

Türkiye’de 60’lı yıllarda hızlanan kentleşme süreci, topluma yeni hareketlilikler kazandırırken; basın sektörünü de yeniden yapılanmaya yöneltti.

O yıllarda kırsal kesimden büyük şehirlere gerçekleşen göçler, Babıali’nin iletişim dilini ve üslubunu da değiştirecekti. Çünkü gazetelerin yeni okur, yani yeni müşteri kitlesi oluşuyordu.

Durumun farkına ilk varanlardan olan Haldun Simavi, 1968 yılında Günaydın gazetesini yayın hayatına sokacak ve böylece –daha sonra boyalı basın olarak da adlandırılacak- çok resimli az yazılı gazeteler dönemini başlatacaktı.

Öyle ya… Okuma kültürü gelişmemiş bir topluluğa gazete satabilmenin yolu, biraz da görselliği öne çıkarabilmekten geçiyordu.

Gazeteciliğin kuralları değişiyor…

Okunan gazeteden bakılan gazeteye geçiş tirajları arttırırken, o güne dek kabul gören gazeteciliğin yerleşik kuralları da yeniden yazıldı.

Haber araştırmasının yerini haber üretimine bırakması, değişen kurallardan biriydi. Yabancı dergi veya yayınlardaki sıra dışı ya da o günlerin ölçüsünde erotik resimler alınıyor, altına okurun ilgisini çekecek içerik ve üslupta metinler ekleniyordu.

Evet, bakılan gazete olmak, gazete satışlarını patlatmıştı. Ancak bir gazeteyi sadece çıplak kadın resimleriyle ve kaza-cinayet haberlerinin yer aldığı üçüncü sayfalarla donatmak nereye kadardı.

Ekonomik sorunlar vardı. Siyaset, ülke insanın yaşantısına iyice girmişti ve insanlar bunlardan da haberdar da olmak istiyordu.

İşte burada yeni bir kural daha işlemeye başladı.

Gazetelerin daha çok okunabilmesi için eylemsi kavramlar yerini, sıfatlara ve zamirlere bırakmaya başladı.

“Bakan istifa etti” yerine “bakan yolcu” gibi başlıklar, Türk basın hayatında yerini aldı.

Oysa bu tür kavramlar okurda hem kışkırtıcı, hem de yönlendirici etkiler yapıyordu. Yorumsuz haber verme biçimi, yorumla karışık bilgi verme şekline dönmüştü.

İşin en sevimsiz tarafı da buydu. Türk toplumu habere artık etki altında kalarak ve yönlenmeye maruz bırakılarak ulaşabilecekti.

Yalan-yanlış, doğruluğu kontrol edilmeksizin yazılan haberlerin ise uzun süreli hükmü zaten yoktu. Çünkü, insan hafızasının unutkanlık gibi bir eksikliği vardı ve gazetelerin etki ömrü de birkaç günü geçmiyordu.

90’lı yıllara gelindiğinde, gazeteleri yeni bir tehlike bekliyordu: Teknoloji (!)

Gelişen teknoloji, doksanlı yıllara gelindiğinde nihayet ülkemizin kapısına dayanmıştı. O yıllarda henüz dillendirilmeye başlanan bu sihirli sözcük, Türk insanını heyecanlandırıyordu.

Ancak Türk basın dünyası için bir sorun vardı.

Sektör henüz yeni maliyetleri karşılamaya hazır değildi.

O yıllarda dışarıdan gelen ve dövize endeksli pahalı teknoloji, maliyetleri bir anda yukarılara tırmandırdı.

Yeni tehlikenin ortaya çıkmasıyla gazete işletmeciliğin basit kuralları çalışmaya başladı ve durumu kurtarmanın üç yolu bulundu: Yeni kaynak, tasarruf ve tiraj arttırma.

Tiraj hastalığı yeniden nüksetmişti.

İnsan kaynağına yatırım yapılmadı…

Yeni kaynak arayışı, gazetelerin el değiştirmesini de beraberinde getirirken, gazetelerin kimlikleri de farklılaşmaya başladı.

Tasarrufun adı ise personel azaltma ve daha niteliksiz insan çalıştırmak olunca, pek çok nitelikli gazeteci meslek değiştirmek zorunda kaldı. Günümüzde gazetelerin ağırlıklı olarak ajanslardan beslenmesinin temel nedenlerinden biri, tasarruf maksatlı personel azaltılmasıdır. Bu nedenle, gazeteler aynı haberlerle doludur.

Doksanlı yıllarda gazete işletmecileri, tiraj yükseltmenin yolunu promosyonda buldular. Gazeteyi okutmak için değil, baktırmak için satma geleneği, gazete ile birlikte çeşitli ürünler dağıtmaya dönüştü. Gazete kuponu toplayarak çay, şeker, tava, tencere, pirinç, bulgur, şampuan gibi ürünleri de bedavaya almak, hayatımızın yeni eğlencesi oldu.

İş, televizyon ve araba dağıtımına kadar uzandı.

Ancak çağa ayak uydurmanın bu olmayacağı, 2000’li yılların başlamasıyla ortaya çıktı. İnternet gazeteciliği ilk başlarda pek ciddiye alınmadıysa da, ilerleyen yıllar bu yeni mecranın hiç de yabana atılmaması gerektiğini söylüyordu.

2005 yılına gelindiğinde ise, adına sosyal medya denen yeni bir tür buyurdu sahneye.

İşte bu sosyal medya ve internet yayıncılığı, son yıllarda geleneksel gazeteciliğin baş belalılığına soyunmuş durumda…

2020’lere başladığımız şu günlerde…

Ne gazete işletmelerinin, ne sahiplerinin, ne gazetecilerin, ne de okurun, varılan noktadan memnun olduğunu, sanırım hiç kimse söyleyemez…

 

https://twitter.com/HalefRVayis

 
YORUMLAR

Yazarın Diğer Yazıları

>> En yeni nesil internetten sıkıldı mı? - 19.02.2020
>> Nefret söylemine yataklık yapan sosyal ağlar… - 12.02.2020
>> Doğru zamanda doğru yerde doğmak… - 05.02.2020
>> Zordur mülteci olmak… - 29.01.2020
>> Aç kalmak rahatsız etmiyorsa, aptal olmak da etmez… - 15.01.2020
Medyaloji Yazarları
Halef R.  VAYIS Bülent BİRİCİK Hüseyin MOVİT Neslihan KABAOĞLU
En yeni nesil internetten sıkıldı mı?
Tüm Yazarlar