14.04.2010 11:16:02
Yeşilyurt’tan başlayıp Yeşilköy üzerinden, Florya sahiline uzanan bir yürüyüş parkuru vardır. Kış ayları hariç, sabahları, özellikle pazar günleri, hem dışarıdan gelenler hem de çevre sakinleri tarafından keyifle ve yoğunlukla kullanılır. Bazı müdavimleri kışın da sürdürürler bu keyfi. Daha sakindir, farklı güzellikleri vardır.
Bahar geldiğinde, çiçeklerle donanan kısımlarında yürürken, baharı içinizde hissedersiniz. Yol boyunca, martı seslerinin deniz dalgalarına karışarak senfoniye dönüştüğünü duyarsınız. İşte bu anlarda, kulağında iPod, volkmen veya MP3 çalarıyla müzik dinleyerek yürüyen insanlara hep şaşırmışımdır. Doğanın kendi müziği içinde, başka bir müziğe niçin ihtiyaç duyarlar diye.
Kimi zamanlarda ise, biçilmiş çimlerin etrafa yaydığı kokular eşliğinde yol alırsınız.
İnsanı rahatlatır; ter atar, beyninizi boşaltırsınız. Bir taraf mavidir, diğer taraf yeşil. Çok nadir de olsa, Marmara’nın yakın açıklarında yüzen yunus veya yunuslar görmüşlüğüm vardır.
Bu yolda, karga, kedi ve köpeklerle insanların dostluklarına rastlarsınız sıklıkla. Hayvan severler, yiyecek getirir, konuşur onlarla, sohbet ederler. İsimler takar, sığınaklar yaparlar.
Nisan ayının yaklaşmasıyla birlikte, parkurun Yeşilköy bölgesinde kalan kısmında, pazar günleri birkaç enginar satıcısı çıkar ortaya. Ellerinde kalın saplı, ince uçlu ve sivri bıçaklarla enginarları soyup soyup su dolu leğenlere atarken, müşteri beklerler. Mayıs ayına kadar sürer enginar satışları. Satışlar sabah saatleridir ve öğleye doğru sonlanır.
Ahmet Usta, en bilineni, en eskisidir. Beş altı yıldır görürüm onu. Elinde bıçağı, durmaksızın enginar soyar; iki çırağı ise satın alınanları poşetlere koyarak müşterilere uzatırlar. Diğer satıcıların etrafındaki müşteri sayısı biri, ikiyi geçmezken, Ahmet Usta’nın çevresinde ise hep kalabalık oluşur. Neden böyle olduğunu, öteden beri merak etmişimdir.
Bir sabah yaklaştım tezgahına doğru ve izledim. Gözü yaptığı işte, müşterileriyle sohbet ediyordu. Enginarın faydalarından söz ediyor, müşterilerinin özellerinden konuşuyordu:
- “Hüseyin dayı, n’aptın, ev sahibiyle anlaşabildin mi?
- “ Tomris abla, senin çocuk yeni işinden memnun mu?
- “Feyzan teyze, kızın ameliyat olmuştu, nasıl, inşallah toparladı mı kendini?
Ve neredeyse hepsine isimleriyle sesleniyordu. Bir taraftan da onların haklarını kollayarak:
“ Erol (çırağı)! Hüseyin dayının poşetine bir tane eksik koydun evladım, dikkat et, ekle bir tane daha…”
“Ahmet Usta, nereden geliyor enginarlar” diye sorarak girdim söze. “Antalya’dan” dedi.
Her bir enginarı o denli düzgün soyuyordu ki, sebze adeta bir makineden çıkıyordu. “Böyle kaç tane soyuyorsun günde” dedim. Arkasında duran adamı işaret ederek: “Rekor onda, 1000’i tamamlar” diyerek cevap verdi.
Eskiden bunların Bayrampaşa’da yetişenleri makbuldü, değil mi” diye sordum yeniden.
Müşterisi Hüseyin dayı girdi lafa, hafif boğuk bir sesle:
- “Bayrampaşa’nın toprağı mı kaldı ki enginarı kalsın, hep dışarıdan geliyor artık.”
- “Doğru söylersin dayı, artık Antalya’dan alıyoruz.”diye destek verdi Ahmet Usta.
En doğal satışı gerçekleştiriyordu enginarcı. Müşterileriyle bütünleşmişti. Satmak için özel bir çaba göstermiyordu. Ancak işini düzgün yapıyor ve iyi bir satıcılığı gerektiren unsurları bünyesinde barındırıyordu.
Satacağı malı iyi seçiyor, iyi işliyordu.
Kimseyi kandırmaya niyeti olmadığı gibi, onların hakkını kolluyor ve bunu hissettiriyordu.
Yeterince tanınacak bir alışveriş sürecini geride bırakmış ve bu sürede müşterisinin güvenini kazanmayı bilmişti.
Ürününü tek ve uygun fiyatla ücretlendirmişti, pazarlık yapmıyordu. Alıcı, ürünü doğru fiyata aldığına ikna olmuştu.
Müşterisi ile düzgün bir iletişim kurabilmiş ve bunu sürdürebilmişti; içten davranıyordu.
Ahmet Usta’yı basit bir esnaf ya da sokak satıcısı olarak değerlendirebilirsiniz. Ancak sahip olduğu vasıfların, birçok satıcının gıpta edeceği türden olduğunu kabul etmelisiniz.
Siz o civarlı olsaydınız örneğin, ve enginar almak isteseydiniz, Ahmet Usta’dan almaz mıydınız?