Halef R. VAYIS
Haberci, ülkeyi yönetmek durumuna düşerse…
11/3/2009 12:39:39 PM

 

Bu ülkede iletişim sektörünü yüklenip taşıyan isimlerden biri de M.Alaeddin Asna’dır. Alaeddin Bey’in, 1998-2002 yılları arasında Açık Radyo’da program yaptığı dönemde, altmışdört iletişim ustasıyla, iletişimin çeşitli konuları üzerine sohbetleri vardır.

Kayıt altına alınan ve sonrasında kitaplaştırılan bu konuşmaların her biri, medya ve iletişim dünyası için adeta bir belge niteliği taşır.
 
O kadar kıymetli söyleşiler yapılmıştır ki, bugün açıp okuduğunuzda, o yıllara ait nitelikli iletişim bilgileriyle karşılaşmanızın yanı sıra, çok keyifli sohbetlerin içinde buluyorsunuz kendinizi.
 
Bunlardan biri, iletişim dünyasının üstadlarından Cüneyt Koryürek ile yapılanı.
 
Boğaz köprüsü üzerinde gerçekleştirilen Avrupa-Asya Maratonu’nu da geliştirip sporseverlerin katılımına sunan Cüneyt Bey’le yapılan bu sohbet, Medyaloji okurlarına yakın geçmişi hatırlatacak…
 
Programın başında Alaeddin Bey kısa bir takdim yaptıktan sonra, söyleşi başlıyor:
 
A.Asna: Sizin üç şapkanız var; gazetecilik, reklamcılık ve halkla ilişkiler uzmanlığı. Ancak bugünkü programımızın konusu, izin verirsen gazetecilik olsun. Ya da medyaya bakış olsun. Hemen sözü sana vereyim.
 
C.Koryürek: Medya dendiği zaman ikimizi de ilgilendiren bir şey var. Medyanın toplumdaki kişi üzerindeki etkisini çok iyi biliyoruz. Bu etkiyi bilenler iş aleminde de var. Onun için de bu iş sahasına giriyorlar.
 
Medya, medyum denen mecranın çoğulu. Mecralar anlamına geliyor. Gazeteler, televizyon ve türlü şekilde “communication” aletlerinin hepsi medyanın içine giriyor.
 
Medya dendiği zaman, medyanın bir görevi olması lazım: Habercilik, haber verme…
Ama şimdi burada baktığımız zaman görevi olan doğruculuk yanında bir de görüyoruz ki, gazeteler tiraj ve televizyonlar reyting nedeniyle bu işi biraz dramatize etmek, biraz sulandırmak yoluna gidip popülist bir tavır almış durumdalar.
 
O zaman medyada bir sorun meydana çıkıyor. Sorun ne? Sorunumuz zannederim ki, toplumu bilgilendirmede, toplumun daha ileriye gitmesinde, toplumun çağdaş olaylardan haberdar olmasında bir eksiklik oluyor.
 
Kopuk kopuk anlatıyorum, kısa bir zamanda her şeyi anlatmanın imkanı yok; batıda ve hatta batı demeyelim ilerlemiş ülkelerde, Japonya’yı da alalım; dergilerin tirajı gazetelerden çok yüksek. Japonya’da 11 milyonluk gazete tirajı var. Bizde ise dergicilik yok, çünkü dergiciliği gazeteler üstlendiler ve o yüzden de dergiye benzemeye başladılar.
 
A.Asna: Aslında magazin haberi diye bir şey var ama magazin, dergi demek…
 
C.Koryürek: Aslında magazin Arapça bir kelime. Mağazadan geliyor, mahzenden geliyor. Her şeyin olduğu yer anlamına geliyor. O zaman gazeteyi böyle yapmanın hiçbir anlamı yok.
Habercilik faktörünü unuttuğumuz zaman; haberleri dahi dramatize eden, aynı sahneleri on defa gösteren televizyonlarda, Hamlet’i oynuyormuş gibi yapan yahut cırtlak cırtlak bağıran insanları gördüğün zaman, hakikaten tüylerin diken diken oluyor.
 
Sonra maalesef gazetelerde haber yazmasını bilmediği gibi yazı yazmasını bilmeyen insanlar da var. Televizyonlarda birçok kelimenin tonlaması yanlış yapılıyor. Bunları bilen kişileri ortaya koymamız lazım. Bu konuda medya epey kısır davranıyor. İyi yetiştirilmiş kişileri dahil etmenin yahut da basındaki kişileri iyi yetiştirmenin yolunu bulmuyor. Bunu sen de biliyorsun, yıllardır üniversitede çalıştın.  

Bu sadece bizlerin de yapacağı bir şey değil; gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda, “iyi yapan kalır yapamayan gider” şeklinde bir sistem oturtulması lazım.

A.Asna: Gazete satışları, dergi satışları açısından bir de yerel meselesi var tabi, az önce Japonya’daki gazete satışlarından bahsettin, dünyadaki dergi satışlarından da bahsettin. Türkiye’de bu ikisi de farklı şeyler, özellikle Amerika’da gördüğümüz yerel basın Türkiye’de yok ya da çok güçlü değil.
 
C.Koryürek: Aslında Amerika’da yerel basın dediğimiz zaman Los Angeles Times, Chicago Tribune, New York Times, Miami Herald gibi yereller var, ama Amerika zaten koskoca bir kıta, bir ülke değil, saat farkı var. Bunları düşündüğümüz zaman yerel basınının da bu kadar kuvvetli olması normal.
 
A.Asna: Bir de bizim 60 milyon nüfusumuz, Amerika’nın 250 milyon nüfusu var. Dolayısıyla okuyucu sayısına baktığın zaman, çok küçük tirajlı bile olsa, yine birkaç milyona ulaşıyorsun; hane halkını düşündüğün zaman…
 
C.Koryürek: Çok doğru. Bizimkiler akıllı bir şekilde bütün haberlerin hazırlanmasını İstanbul’dan yapıp Türkiye’nin türlü belirgin merkezlerinde, bunun basılmasını sağlıyorlar ki, arada sırada gazetenin baş sayfası olmasa da iç sayfalarda bazı yerel haberler, mesela Adana bölgesinde basılan bir baskıda Adana’ya ait bazı haberler de girebiliyor. Genel olarak problemlerden bir tanesi olan promosyonun, “hortladığını” da söylemek istiyorum.
 
A.Asna: İki türlü ama değil mi promosyon; ikisini birden anlat. Hem gazetenin tencere vermesi hem de tencerenin promosyon diye gazete vermesi.
 
C.Koryürek: O zaman şöyle bir şey söylemek istiyorum. Gazete, haberi promote eder. Yani tanıtır. Ama şimdi promosyonu promote ediyor, yani tanıtımı promote ediyor. Amerika’da Los Angeles Times diye koskoca bir Mirror grubu satıldı. Bunun satılmasının sebebi, kuran ailenin, Chandler ailesinin, bir bakıma gazetede pazarlamayı, reklam ile editoryal dediğimiz yazı işlerinin bir arada çalışmasını görüp bu işe kızarak gazeteyi Chicago Tribune’ye satmaları oldu.
 
Yani eğer gazeteyi bir diş macunu bir temizlik malzemesi, bir güzellik sabunu gibi görüp bunu bu şekilde satmaya başlarsan, burada bir sakatlık oluyor. Dünyanın hiçbir yerinde bütün diş macunu üreticilerinin, temizlik maddesi üreticilerinin, hepsinin birden fiyat kırarak, aynı fiyata indiklerini göremezsin.
 
Ama Türkiye’de büyük gazetelerin hepsi 100 bin liradan (eski para birimine göre) satmaya başladılar. Ve işin daha korkunç tarafı, bazı gazeteler benzin istasyonlarında ve süper marketlerde parasız veriliyor. Şimdi o zaman, böyle bir ortamda sen gazetenin itibarını, kıymetini nasıl koruyabilirsin?
 
A.Asna: İşte bu yüzden söyledim, promosyon maddesi oluyor gazetenin kendisi. Yani oradan bir depo benzin alırsan, gazeteyi promosyon diye benzinci sana veriyor. O zaman, o gazeteyi alıp kağıt diye kullanırsın, masanın üzerine sermek için. Yani okumak için almazsın onu.
 
C.Koryürek: Ondan sonra bir de büyük tirajlı olan gazetelerimizin, kaliteli olmasını önleyecek hiçbir şey yok. Yani efort (kurmak için gerekli güç) edebilirler. Büyük bir tirajla kaliteli olma macerasına girebilirler. Bir gazetenin satışını temin etmek yahut da onu muhafaza etmek için gazetenin arka sayfasının sağ köşesine bir çıplak hanım resmi koymak gerekmez gibi geliyor bana. Bunları düşündüğümüz zaman, demek ki bazı yerlerde bazı hatalar yapılıyor. Bu hataları görmek lazım.
 
A.Asna: Bu hatalar mıdır gazete tirajlarının 3 milyonu bir türlü geçmemesinin nedeni sence?
 
C.Koryürek: Şöyle bir şey var, gazeteci kime sorarsan sor, okuyucu böyle istiyor diyor.
 
A.Asna: Nereden biliyorlarsa?
 
C.Koryürek: Ben onu bilemiyorum. Onların mutlaka bir gizli kanalları var yahut da bir müneccimleri var.
 
A.Asna: Peki haberler konusunda bir de şu konu var; köşe yazarlarının, editörlerin ya da genel yayın müdürlerinin, kendi köşelerinde haberi vermesi. Böylece okuyucunun, haber sayfalarını okuyacağına, doğrudan doğruya o köşeleri okuyarak o gün olup bitenleri anlaması, öğrenmesi. Habercilere de yapacak iş düşmemesi. Buna ne diyorsun?
 
C.Koryürek: Aslında tabi gazetecinin ödevi haber vermek. Ama haberci, bir bakıma ülkeyi yönetmek durumuna düşerse, o zaman bir sakatlık vardır. En yüksek kademedeki devlet başkanıyla, hükümet başkanıyla konuşmalar, ilişkiler, bunlar güzel. Ama biraz ileri götürdüğün zaman, “ben ona kendi fikirlerimi aşılıyorum” gibilerden düşünürken, bir de bakarsınız ki politikacı sizi kendi etki sahasına almıştır.
 
A.Asna: Öte yandan bir de eleştirilen genel yayın müdürü ya da gazetenin yöneticisi, haber diye bunları yazdığı zaman, gazetenin tavrını da belli ediyor. Çünkü gazetenin temsilcisi, sözcüsü o. Öteki muhabirler de, amirleri ne derse, o şekilde yazmak ya da haberi o şekilde üretmek zorunda kalıyorlar. Gazetenin tarafsızlığı da kalmıyor.
 
C.Koryürek: Ama gazetelere genelde bakarsan böyle değil. Hakikaten karşıt fikirlerin olduğunu, karşıt fikirlerin köşe yazarlarının köşelerinde çıktığını ve hatta bunların aynı gazetede olmalarına rağmen, birbirlerine karşı dahi köşelerinde yazı yazdıklarını görüyorsun. Bu gayet sağlıklı bir şey.
 
A.Asna: Sağlıklı mı, yoksa okuyucuyu şaşkına mı çeviriyor? Hangisine inanmalıyım?
 
C.Koryürek: Hangisine inanırsan inan. Koro değil bu. Herkesin kendi fikri var. Yalnız geçenlerde biliyorsun Yeni Yüzyıl çıkmamaya başladı. Ve Yeni Yüzyıl’ın köşe yazarları da çekilmeye başladı. O zaman bir şey fark ettim; gazeteyi gazete yapan, haberlerin yanında köşe yazarları. Köşe yazarları olmayan bir gazete, hakikaten tek ağızdan çıkan bir ses gibi oluyor.

                                                     ***

Radyo programındaki söyleşi burada bitiyor.
 
Aradan geçen 8-10 yılda Türk medyasında neler değişti?
 
Yeterince gelişme sağlandı mı; tirajlar ne kadar yükseldi, içerikler ne denli iyileştirildi, gazeteler dergi işini yüklenmeyi sona erdirdi mi, dergicilik ne durumda, yerel gazetecilik güçlendi mi, gazete ve televizyon işletmeciliği şekil ve el değiştirdi mi, habercilikte tarafsız duruşlar ne oranda, köşe yazarları gazeteler için ne anlam ifade ediyor?
 
Tüm bunları oturup değerlendirmek de artık size kalıyor…
 
  
Bu Habere Oy Ver :
Toplam 509 ziyaretçiden 5 puan
 
 
 
PR ajansları sosyal medya iletişimi için nasıl bir yapılanmaya gitmeli?
Ajansların bünyesinde, sosyal medya uzmanları çalıştırılmalı.
%41
Ajanslarda çalışan tüm medya direktörleri, sosyal medya konusunda da uzmanlaşmalı.
%25
Tamamen farklı bir mecra; en doğrusu sadece sosyal medya odaklı çalışan ajanslar kurulması.
%22
Fikrim yok.
%11