Bugün
Dün
Bu Hafta
Bu Ay
Bugün
Dün
Bu Hafta
Bu Ay
Bugün
Dün
Bu Hafta
Bu Ay
 
Günseli Özen Ocakoğlu ile pazarlama iletişimi üzerine
27.08.2009 11:57:07

Silva Demirci: Türkiye’de pazarlama iletişimi alanında çok önemli bir derginin genel yayın yönetmenliğini yapıyorsunuz. Sektörü yakından izleyen insanlar sizi çok merak ediyor. Biraz araştırdık ama kişisel bilgilerinize ulaşmak mümkün olmadı. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Günseli Özen Ocakoğlu: Ben gazeteci olmaya lise yıllarında karar vermiştim. Bunun için de daha o yıllarda Akşam Gazetesi ve Anadolu Ajansı’nda stajlar yaptım. İletişim Fakültesi, İstanbul Üniversitesi’nden mezunum. Sonra gene, aynı üniversitenin İşletme Fakültesi’nde yöneticilik konusunda yüksek lisans yaptım, master yaptım. Hayatımın bir döneminde kısa da olsa Amerika var. Orada Executive Excellence Publishing’te çalışıp yayıncılığı öğrendim. Amerika’daki tecrübem, yayıncılık noktasında beni aldı, başka bir yere götürdü. Yani bu kadar net bakıyor olmamın gerisinde, dışarıdan bakmış olmamın da etkisi var. Hayatımda Gelişim Yayınları var, İletişim Yayınları var, arkasından da kendi şirketimizi kurduk. Eşimle beraber 19 yıldır Rota Yayınları’nı yönetiyoruz. 1990 yılından itibaren de Rota Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yapıyorum.
 
Zaman içerisinde gördük ki, sadece yayın yapmak yetmeyecek, hayat hızlanıyor; o zaman dergi yapmak gerekir, bilgiyi daha hızlı aktarmak gerekir, dedik. Daha çok çeviri yayınlar yaptık ve iş dünyasına yönelik ilk yayınları da bizim yayınevimiz yaptı. Sonra arkamızdan pek çok yayınevi de gelince, tamam buradaki misyonumuzu tamamladık dedik ve iş dergilerine geçtik. O zaman çok dergi de yok. Dünyada, iş dünyasına yönelik 200 bin kadar dergi var. Bunlardan, Executive Excellence Publishing ile anlaştık ki bu bir makale dergisiydi. 14 yıldır bir makale dergisi sadece abonelikle yürüyorsa, tabi yayının içeriğinin başarısı ve bizim de sabrımız ve inadımız var. Executive Excellence Publishing, Leadership Excellence ve Personal Excellence, üç kardeş olarak yayınlarına devam ediyorlar.
 
Bu arada, Executive Excellence’i yaparken, sektörden insanlar bize, uzun yıllardan beri çıkan Marketing Türkiye’nin, rahmetli Atilla Öğüt’ün dünyadan göçmesiyle birlikte kapandığını haber verdiler. Ve bizim tarafsız ve bağımsız yayıncılığımızın bu dergiyi sahiplenmesinin doğru olacağı konusunda bizi ikna ettiler. Böylece biz de sektörün ilk dergisi olan Marketing Türkiye’nin yayın haklarını satın aldık ve 2000 yılının Nisan ayından itibaren çıkarmaya başladık; 8 yıldır da işin başındayız.
 
“Pazarlama iletişiminin öneminin artmasında Marketing Türkiye’nin de ciddi bir katkısı oldu”

Değişik evreler geçirdi tabi Marketing Türkiye. Ama zamana ayak uydurdu; çağdaş. Kendine de bir görev atfetti. Atfettiği görev de pazarlama ve pazarlama iletişimi sektörünün büyümesi ve sektörel standartlar çerçevesinde çağdaş bir yayın politikasıyla yürüyerek, bu sektörün, masanın her iki tarafında oturan insanların pazar değerini arttırmak. Bu anlamda pazarı büyütme, yani pazarlamanın saygınlığını herkese duyurma konusunda da gayretimiz oldu. Pek çok alanda gönüllü konferanslar yaptık, workshop’lar yaptık, bunları yapanlara destek verdik. Ve zannediyorum ki, pazarlama ve pazarlama iletişiminin öneminin anlaşılmasında Marketing Türkiye’nin de ciddi bir katkısı oldu.

 
“Tarafsız yayıncılık yapmaya gayret ediyorum ama tabi iyi şeylere de taraf oluyorum”

Günseli nasıl bir kişilik diye baktığımızda, bir kere dizginlenemez bir ruhum var. Sadece inandığım şeylerin peşinde gidiyorum ve inandığım şeyleri de sonuna kadar desteklerim. Tarafsız yayıncılık yapmaya gayret ediyorum ama tabi iyi şeylere de taraf oluyorum. Dolayısıyla dergimizde karşılıklı görüşler, zıt görüşler olabiliyor. Bu konudan da hiç rahatsızlık hissetmiyorum. Diğer yandan kendi görüşlerimi belirtmekten de hiçbir şekilde kaçınmıyorum ve bunun da bir avantaj olduğunu düşünüyorum.

 “Topluma karşı kaygıları olan birisiyim…”

Topluma karşı kaygıları olan birisiyim ben, yani sadece bulunduğum yerden, bir pencereden bakmıyorum. Gördüğüm şeylerin topluma yansımaları da beni endişelendiriyor. Orası için de duyarlı davranıyorum ve elimden geldiği kadar çaba göstermeye gayret ediyorum. Popülist yaklaşımlardan, polemiklerden hiç hoşlanmam ama olursa da kaçmam. Gördüğüm şeyin de üzerine giderim, korkmam. Minareyi çalan kılıfını hazırlar mantığına çok inanırım. Yani bir şey çalındıysa onun da kılıfı olmalıya inanırım. Aynı adamla 25 yıldır birlikteyim. 14 yaşında bir de kızımız var, Duygu Su. Dört kitap yazdım. Hacı Şakir’in tarihçesi, Yönetimde Mükemmelliği Arayanlara, Başarı Tesadüf Değildir ve Çivit Mavi’den Kar Beyaza.

Türkiye Orkideleri adlı kitaba da sponsor olduk. Bu kitabı Almanca yazıyorlar ama Türkçesi yoktu. Biz onu Türkçeye çevirttik. Böyle duyarlılıklarımızın da olması gerektiğini düşünüyoruz.
 
Silva Demirci: Zaman Gazetesi’ndeki yazılarınıza ne zaman başladınız?
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Üç buçuk yıl bitiyor; Şubat’ta 4. yıl bitmiş olacak. Zaman Gazetesi’nden bana, “pazarlama ve pazarlama iletişim üzerine yazar mısınız?” dediler. Epeyce düşündüm, Marketing Türkiye’yi yapıyoruz, haberin ortasında oturuyorum, her türlü ürüne sizin de bildiğiniz gibi ulaşma şansım var. Yani bilgim olmadan fikrim yoktu, bilgim oldu fikre dönüştürdüm ve onları paylaşmaya başladım. Marketing Türkiye’de yaptığım sektörü büyütme, geliştirme ve standartlarını yükseltme gayretini Zaman Gazetesi’ndeki köşemde de sürdürüyorum. Hayatı cımbızlayarak yaşardım zaten, bu köşe de bu karakterimin ve huyumun hormonlanıp büyümesine neden oldu yani bu olanağı verdi.
 
Oradaki üslubum ve yaklaşımım perşembeleri yazdığım CEO söyleşilerini de beraberinde getirdi. Gazete yönetimi; profesyonellere, CEO’lara, yönetim kurulu başkanlarına, genel müdürleri tam sayfa olarak gazetede vermeyi, onların duruşlarını ve iş yapış biçimlerini ve kariyerlerini oluştururken geçtikleri süreçleri bilmeyi istediklerini söylediler, tabi ekonomiye katkılarını da. Çok tuttu, kendi gününde en çok okunan yazar tanımını getirdi. Özellikle gençlerin okuması gerektiğini düşünerek kitaplaştırdım. O da D&R’larda en çok okunan kitaplar arasında ikinci sıraya kadar çıktı. Dördüncü baskısını yaptı, bu çok da iyi bir şey. Şimdi ikinci bölüm de geliyor. Bunlar böyle seri halinde olacak. Zaman Gazetesi’ndeki yazılarım, Zaman gazetesi yönetiminin de ifadesine göre, ben götürdüğüm sürece gidecek.
 
“Pazarlamanın fuarı olur mu? Olur. Olur ama sadece aşağıda metrekare satarak değil; bu işin bilgisini de bilimini de ortaya koyarsanız, fikri de ortaya koyarsanız olur…”
 
Silva Demirci: Sektördeki önemli organizasyonlardan biri olan Marketingist, uzunca bir süre Marketing Türkiye desteğiyle yapılmıştı. Sonra yollar ayrıldı. Bize biraz o süreci ve şimdiki organizasyonla ilgili düşüncelerinizi anlatır mısınız?
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Biz Marketingist’i dört yıl yaptık. Marketing Türkiye herkesi projenin içerisine dahil etmeyi başarmıştı. Sektörün sahiplenmesini başarmıştı. Pazarlama ve pazarlama iletişimi sektörünü büyütmek için yapılmış bir fuardı bu. Pazarlamanın fuarı olur mu? Olur. Böyle olur ama sadece aşağıda metrekare satarak değil; bu işin bilgisini de bilimini de ortaya koyarsanız, fikri de ortaya koyarsanız olur.
 
Marketingist’te, benim hediye ettiğim birkaç tane tanım var sektöre. Bir tanesi “pazarlama zekası”. O benim yarattığım bir konsepttir. Bir tanesi “durumsal zeka”. Türk insanının, pazarlamacının sahip olması gerekli olan hemen tavır alacak işte, durumsal liderlik vardı durumsal zeka yoktu. Durumsal zeka benim ürettiğim bir konsepttir. Ha burada ben derken, burada bir ‘think tang’imiz vardı sektörde, bu masanın etrafı böyle dolup, buralara kadar dolup herkes kafasındakileri buraya, bunları Marketing Türkiye armağan etti diye düşünüyorum. Sonra dedim ki bir pazarlamacının sadece IQ’su ya da EQ’su değil, “çoklu zeka”ya sahip olması gerekiyor. Çoklu zeka kavramını Marketing Türkiye olarak sektörün kullanımına sunduk. Ve en son da “Nano Marketing” dedik yani internet geliyor, bireyler en ince noktada kişiselleştirilmiş ürünleri ve hizmetleri satın alacaklar, ona çok yakın olmak lazım, nano kadar yakın olmak lazım deyip Nano Marketing konseptini sunduk. Pazarlama ürününü promote eden, pazarlama zekasını ödüllendiren Think Marketing ödüllerini var ettik. Yani bunların her bir tanesi fuara pek çok şey katıyordu. Marketing Türkiye’nin daha bilgi orjinli bir yaklaşımı vardı ama olayın diğer tarafı TİFAŞ daha metrekare gibi baktılar meseleye, bakınca da gördüğünüz gibi oldu.
 

Marketingist ile yollarımızın ayrılma nedenlerinden bir tanesi bu, farklı bakıyoruz. Bir de dört yıl boyunca Marketing Türkiye bu kadar çok çalışıyor olmasına rağmen hanesine hiçbir şey yazamadı. Çünkü bütçenin yönetimi diğer taraftaydı. Dolayısıyla dediğim gibi, hem olaya bakış açısı hem de bütçenin yönetiminde hiçbir şekilde inisiyatif koyamamak benim bitirmeme neden oldu. Herhalde şimdi istedikleri gibi yönetiyorlardır ama izlediğimiz kadarıyla her geçen yıl daha da zayıf bir organizasyon ortaya çıkıyor. 

  Silva Demirci: Krizden bağımsız bir yayıncılık, reklam ve halkla ilişkiler sektörü düşünülemediği için biz de ekonomik krizle başlamak istiyoruz. Ekonomik kriz döneminde, Marketing Türkiye olarak ne gibi değişiklikler yapmanız gerekti? Ekonomik kriz kendisini hissettirmeye başladığından bu yana dergide neler değişti?

 
Günseli Özen Ocakoğlu: Bir kere, pazarlama ve pazarlama iletişimi bu süreçte tabi bütünüyle sıkıntı yaşamadı. Bazı alanlar ciddi sıkıntılar yaşadı, bazı alanlarda tehditler fırsata dönüştü. Basın tehdidi yaşarken, TV fırsatı yaşadı. Reklam sıkıntı yaşarken, halkla ilişkiler, doğrudan pazarlama, interaktif pazarlama fırsatı yaşadı. Şimdi, hepsini aynı şekilde değerlendirmemek lazım. Geleceği gören pazarlama şirketleri, ajanslar, buna göre konumlananlar, sıkıntı yaşamadılar. Yani, havuza attılar o parayı, o havuzdan bölümleyerek kullandılar. Ama havuza atmayanlar, sadece işte konvansiyonel anlamda reklam ajansı gibi kalıp, sadece basın ilanı ve televizyon reklamı diye bakanlar yürümedi. İnteraktife geçenler hanelerine artı yazdılar. Tabi ki hiçbir şekilde konvansiyonel bir mecranın kazandırdığı parayı kazanmazdılar ama en azından bu dönemi kazasız belasız atlatabilecekleri bir bütçeyi de yaratmış olabilirlerdi.
 
Aynı bakış açısıyla biz de baktık. Krizin geldiğini görüp, önlemlerimizi aldık. Bir kere kurumsal dergicilik yapıyoruz biz. 20’ye yakın kurumsal dergimiz var, bu alanımızı güçlendirdik ve daha çok kurumsal dergi yaptık. O bizim kapımızı açmamıza ve krizden çalışanlarımızın hiçbir şekilde etkilenmemesine neden oldu.
 
Silva Demirci: Ekonomik kriz nedeniyle kurumsal dergi yapmaktan vazgeçen firmalar oldu mu?
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Olmadı, hayır. Çünkü PR’ın büyüyeceğini, haber değeri taşıyan, tüketiciye haber götüren ürünlerin yükseleceğini pazarın öbür tarafı da görmüştü. Kurumlar da görmüştü. Tam tersine sayıları arttı, talep arttı, biz de Google’da ilk sırada çıkarız kurumsal yayıncılık konusunda. İyi yaparız işimizi, gerçekten çok iyi yaparız. Çünkü biz haberin ortasında oturuyoruz, haberci gibi bakarız. Şunu sorarım ben, iç müşteriye mi yapacağız bunu, dış müşteriye mi? Ben yayın toplantılarına mutlaka katılırım kurumsal dergilerin, eğer iç müşteriye yapacaksak konsept farklıdır, dış müşteriye yapacaksak konsept farklıdır. Avantajınız bir de şu, bir kuruma hizmet veriyorsak, onun rakibinin ne yaptığını da biliyoruz, yani o gözle bakabilme şansımız da var. Tüm bu avantajlar nedeniyle de bizimle çalışmayı seçer insanlar.
 
 
Silva Demirci: Online medyanın basılı medyayı zorlamaya başladığı, tirajların düşmesi yönünde bir etki gösterdiği yönünde görüşler belirtiliyor. Siz online medya konusunda ne düşünüyorsunuz? Marketing Türkiye’nin online medyaya uyum sürecinde neler yapıldı, nasıl bir süreç yaşandı?
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Şimdi ben online medyanın gelişiminin göz ardı edilmemesi gerektiğini 8 yıldan beri söylüyorum. Yani, hiç kimse bunu söylemezken, ben Marketing Türkiye’yi aldıktan sonra ilk günden itibaren söylüyorum çünkü yeni bir kuşak var ve o kuşak birbiri ile iletişimini oradan kuruyor. Onlar, basılı mecradan çok hazzetmiyorlar daha doğrusu zamanlarının çoğunu sosyal olma, popüler olma kaygısıyla ekranda geçirdikleri için onlara oradan ulaşmak mümkün olacak, bir kere öyle bir durum var. Bunu göz ardı etmemek gerek.
 
“Geleneksel medyanın devam etmesi konusunda ısrar etmek lazım”

Peki geleneksel medyanın devam etmesi konusunda ısrar mı etmek lazım, evet. Yani, geleneksel medyanın kaybolmaması gerekiyor. Kağıt üzerinde basılı ürünün olması ciddi bir gereklilik. Çünkü her ne kadar cep telefonu, 3G, Wirofon diyorsak da her istediğinizi şu küçücük telefon ekranında okumanız çok mümkün değil. Tamam okuyorum çok acil olanları, Wap’ları var ama istediğim heyecanı almam mümkün değil. Gazetede ise başka bir heyecan alıyorum, basın reklamlarını orada gördüğümde daha farklı olduğunu anlıyorum. Bunun bitmesi mümkün değil ama değişen ve hızla giden dünyayı da göz ardı etmemek için varolan güçlü mecranın yanına basılısı kadar güçlü bir online medyanın yapılması gerektiğini düşünüyorum. Anlık değişiyor her şey, 24 saatte bir değişen gazetenin basıldıktan sonra geri dönüşü yok. Her saniye değişebilen bir online medya ile basılı medya zannediyorum ki birbiri ile çok fazla yarışamazlar.

 
Basılı medyayı online medyaya en iyi şekilde taşıyanlardan biri Milliyet tabi. Online’da çok başarılı, bunu dergimize de taşıdık hatta. Çok eski zaten ve hani bu işi nasıl yönetebileceklerini de biliyorlar. Hürriyet de iyi, Zaman internetteki ilk Türk gazetesi, yani bunu göz ardı etmemek lazım. İyi bir yönetimleri var. Ben oturduğumda 3–5 gazeteyi birden internetten okuyorum. Aynı haberi okuyorum, nasıl yaklaştıklarını görüyorum, bu beni çok daha fazla geliştiriyor. Ayrıca da yorum yazan bir köşe yazarı olarak olayların nasıl incelendiğini, hayata nasıl bakıldığını görmek de okurları, yani halkı anlamak açısından önemli. Yani, her gazetenin farklı bir alıcısı var, ortada durmak lazım, öyle bakmak lazım. Hiçbir şeyi reddetmeden okumak gerekiyor.  Beyin kirlenmesi yapıyor mu? Hayır, tam tersine yorum yapan insanların daha çok okuması gerektiğini düşünüyorum.
 
Silva Demirci: Peki basılı medya aynı mı devam etmeli yoksa yeni sürece bağlı olarak değişim göstermeli mi?
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Tabi değişim göstermeli. Şöyle söylemek isterim, mesela internetin gücünü kullanan bir Habertürk var. Şöyle kullanıyor; ekranda nasıl görünüyorsam, gazetede de öyle gözükeceğim dedi. Orda parlaksa burada da parlak gözükeceğim, orada renkliyse burada da renkli olacağım dedi. İşte, barlarım aynı olacak, tıkladığın zaman hardcopy’e girecekmişsin gibi hissedeceksin. Çünkü gelecek nesil şu anda ona bakıyor. Basılı bir şey okumak istediği zaman da bunu tercih edecek dedi. Ve bunun üzerine başka bir şey daha yaptı; Fatih Altaylı’nın bir sunumunda dinlemiştim. Bir hafta sonu gazetesinde pek çok ekle birlikte 650 tane haber olduğunu söylüyor. Yani, internetteki o çok haber mantığını gazeteye taşımışlar diye bakılabilir. Şimdi bu bir değişimidir. Ama bir süre sonra insanlar niçin Habertük’e baksınlar, işte bunun sitesine de bakarlar.
 
Bence en çabuk tüketilen medya, televizyon. Online’de sürekli aynı şeyi görme şansına sahibiz, tüketilmiyor. Filmi bile 1000 kere izle yani, dön dön izle. Televizyonların da kendilerini değiştirmeleri gerek. Gazetelerin kendilerini değiştirmeleri gerek, dergilerin de kendilerini değiştirmeleri gerek. Her birinin de misyonu farklı ve ayrı, dergiler artık aylık olmamalı. Bütün her şeye rağmen dergiler haftalık olmalı ve daha kısa sürelerle yayınlanmalı çünkü eskiyorlar. Konuyu ne kadar fevkalade izlerlerse izlesinler eski kalıyorlar. Yani dergiler, daha zor tüketilirler, uzun süre insanların masalarında kalır gazeteler görece ortalama bir tüketim seviyesindedir. TV’ler de en kısa sürede tüketilirler. Bunların hepsinin zayıf yanlarını, güçlendirilmeye açık yanlarını online kapatıyor, onun için hangisini yapıyorsanız yapın bir de online mecranızın olması gerek ama farklı bir bakış açısıyla.
 
Silva Demirci: Tartışılan konulardan biri de yayınların artık içerik olarak birbirine çok benzedikleri, üretilen haberlerin de neredeyse aynı olduğu. Bu belki biraz da ekonomik krizden kaynaklanıyor ama bir nedeni de daha az insanla çalışıp, ajanslardan daha çok faydalanıyor olmak. Yayınların birbirine çok benzeme konusu bir risk değil mi?
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Kesinlikle öyle, zaten iri taşlar yukarıda kalacak diye bir şey var. Çok fazla kendisini ve kimliğini ortaya koymayan gazeteler, özgün olmayanlar bir süre sonra yok olacak. O da gözüküyor, kimlerin gideceği; bir yerde durması lazım gazetenin. En azından bizden yola çıkarak söyleyeyim, biz kimseye benzemiyoruz. Kendi haberlerimizi, informatif bir şekilde veriyor olmanın yanı sıra hiç de nötr değiliz. Bir yorumumuz var ve hayata pazarlama ve pazarlamacı gözüyle bakıyoruz, öyle bakmamız gerektiğini biliyoruz. Bu da burada kazanılmış bir refleks ve her gazetenin de kendi refleksini yaratmış olması lazım. İnsanlar sizi niye tercih etsin? Sizi tercih etmeleri için bir fark olması lazım. O farkı yaratmazsanız da tercih edilmezsiniz.
 
Silva Demirci: Son dönemlerde dikkat çekmeye başlayan bir diğer yayıncılık biçimi de tematik yayıncılık. Tematik yayınlara gösterilen ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Günseli Özen Ocakoğlu: IP TV’nin gelişinin ayak sesleri bunlar. TV’ler birbirlerine benzer oldular. E şimdi, aynı şey, her yerdeyken, izleyecek özgün bir şey bulmayacaksa eğer niçin insanlar orada keçiboynuzu yesinler? Şimdi arkeoloji başka bir şey, spor başka bir şey, sanat başka bir şey, home style başka. Yani ondan hoşlanıyorsa, onu istiyorsa, ilgi alanına o giriyorsa insanlar oralara doğru girmeye başladılar. Dolayısıyla da bir süre sonra tematik kanallar giderek büyüyecekler. Ve IP TV’nin dediğim gibi ayak seslerini duyuyoruz ve iyi işler çıkaracaklar. Ama bir süre sonra hercai şeyler izlemek istemeyenler, istedikleri yayınları izlemek için satın almak durumunda kalacaklar.
 

Silva Demirci: İletişim, halkla ilişkiler, pazarlama ve reklam gibi alanlar ile ilgili gelişmeler ve yenilikler genellikle Batı’dan doğuya doğru akış gösteriyor. Bu, tabii ki belli gecikmelerle oluyor. Dolayısıyla, bu alanda yurtiçinde var olabilmek, kaliteli işler yürütebilmek için batı dünyasında gerçekleştirilen teorik ve pratik çalışmalarla iç içe olmak gerekiyor. Bu çerçevede baktığımızda, siz yurtdışındaki gelişmeleri nasıl takip ediyorsunuz? Dünyada sektörel yayıncılık anlayışı şu anda ne durumda? Marketing Türkiye’nin yurtdışında yayın yapan bir sektörel yayınla teması ya da işbirliği çalışması var mı?

Günseli Özen Ocakoğlu: Şimdi tabiî ki, yurtdışında gelişiyor, bizde yansımaları uzun yıllar sonra geliyor noktasına bir düzeyde katılıyorum. İşte yurtdışında görüyorsunuz ama sizin bunu yapmanız için biraz zamana ihtiyacınız var. Sizin tüketiciniz, okurunuzun önce o noktaya gelmiş olması lazım. Sektörel yayıncılığa da böyle bir sorumluluk düşüyor. Bu süreç içerisinde olabilecek bir şey. Ama ben şundan çok umutluyum, gerçekten çok umutluyum, Türk halkı çok zeki, durumsal zekası olan bir toplum. Hızlı kavrıyor, yeter ki faydasını görsün, biraz yavaş geliyor ama kırılma noktasına çabuk ulaşıyor.
 
Yurtdışındaki sektörel yayıncılıkta da krizle birlikte ciddi bir sıkıntı var. Hadi biz kendi sektörümüzden bakalım, Adage’e bakalım, Campaign’e bakalım, PRweek’e bakalım, Marketing Weekly’e bakalım. Hem reklam sayfaları düştü hem sayfa sayıları düştü. Herkes bu anlamda bir sıkıntı yaşıyor ama bu dönemin geçici olduğunu varsayarak herkes çabasını gösteriyor. Sağlam duranlar durmaya devam ediyorlar, vazgeçmiyorlar. Kapanan var mı? Daha çok benzerleri olanlar kapanıyor, farkını koyamayıp kapananlar oluyor. Onun için yazık yani, bu kadar emek ve çabanın boşa gitmemesi gerektiğini düşünüyorum.
 
Marketing Türkiye’nin yurtdışındaki dört organizasyonla ilişkisi var bir kere her şeyden önce. Epica, European Premium İnteractive İnternational Awards, Golden Drum ve New York Festivalleri. Bu ne demek? Bütün işleri ve ürünleri zamanında takip etmek anlamına geliyor. Bazılarının jürisindeyim, bazılarının Türkiye temsilciliğini yapıyorum ve her şeyi zamanında görme ve haberdar olma şansına sahibim. Sektörel yayıncılık bazında bakarsanız Epica ve Golden Drum’da diğer yayınları izleme şansına sahip oluyorum ve hiçbir şekilde bizim diğerlerinden çok daha geride olmadığımızı söyleyebilirim. Ama onların kaygıları, reklamı satmak ya da markaları pazarlama ve pazarlama iletişimi yapmak üzere ikna etmek biçiminde değil, onların kaygıları daha kreatif işler yapmak ve tüketiciyi daha fazla etkilemek üzerine. Yani söylemlerimiz farklı yerlerde ama kalitemiz ve standartlarımız itibariyle hiç de geride değiliz.
  
“Pazarlama iletişiminde yeni trend 3G olacak”

Silva Demirci: Peki, yurtdışında izlediğiniz etkinlik ve organizasyonlarda gözünüze çarpan, pazarlama iletişiminde yeni trend olarak sayılabilecek gelişmeler var mı?

Günseli Özen Ocakoğlu: Şimdi, artık herkes bizden önce başlamış, yurtdışında ne kadar trend var ona bakmak lazım. Biz 121. ülkeyiz 3G’nin geldiği ve bu teknoloji 12 yıldır Japonya’da kullanılıyor. Şimdi bakıp, onlar ne yapıyorsa benzerlerini bizim de yapıyor olmamızın bir trend olmadığını düşünüyorum. Zaten onlar yapılıyorlar. Şimdi bizim yapacağımız şey 3G ile birlikte neler olduğudur. Bir tek orada bir şey görüyorum, şu anda.

Şunu görüyorum, hiçbir mecra tek başına var olamayacak yani açık havayı interaktifle ya da doğrudan pazarlamayla kullanmak zorundasınız. Yani artık bütünleşik hale geldi. Sadece, ben bir reklam yaptım, iş bitti diyemiyorsunuz. Bunun için de bütün mecraların birlikte kullanıldığı tüketicinin dikkatini daha fazla çekecek işlerin yapıldığı bir süreç başlıyor gibi geliyor bana. Tabi 3G’nin avantajlarını da kullanmak gerekecek. Günseli Özen Ocakoğlu: Ama buna mahal veren medyanın kendisi. Yani tartışılıyor da medya bunu önermese hele zor zamanlarda daha çok öneriyordur muhtemelen. Reklam verin haber yapalım gibi şeyleri biz de duyuyoruz ve açıkçası üzülüyoruz.

Silva Demirci: Hep tartışılan bir konudur; Reklamveren firmalar, reklam verdikleri yayınlarda aynı zamanda haberlerinin, haber değeri taşımasa bile yayınlanmasını da isterler, hatta kimileri bu konuda zaman zaman ısrarcı da olurlar. Marketing Türkiye bu bağlamda ne kadar ısrarla karşılaşıyor ve derginin tavrı ne oluyor?  

Biz de bu tür şeylerle karşı karşıya kalıyoruz tabii ki ama genel bir duruşumuz olduğu için bunu söyleme cesaretini gösterenlerin sayısı çok fazla değil. Başlangıçta çoktu ama şimdi yok öyle bir şey. Hatta bunu iyi niyetli şekilde söylemiş olsalar bile aynı sayıya girmeyiz. Yani onu baştan koyarız, habere bakarız; haber değeri var mı, var. E bunun haberini zaten yapmak lazım. Yani reklam vermiyorsanız onu oraya koymamak gibi bir şey söz konusu olmaz. Ama reklamla beraber haber de verse onu aynı sayıya değil bir sonraki sayıya gireriz. Önce belki reklamı verir, sonra haber ya da tam tersi olur. Ama biz önce haberi yapalım da o reklamı sonra verirse verir.
 
Silva Demirci: Marketing Türkiye, 177. sayısındaki “PR sektörünün çivisi mi çıktı?” kapak konusuyla, pazarlama ve halkla ilişkiler sektöründe yeni bir tartışma başlattı. Bu dosyayı, gerçekten tartışılması gereken bir konu olduğu için, tepkileri göze alarak mı seçtiniz?
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Evet kesinlikle, biz tartışma yaratacağını biliyorduk. İşte, minareyi çalan kılıfını da hazırlar misalinden yola çıkıyorum. Korkusuzca gitmek gerekiyordu, iğne ve çuvaldız meselesi bu. Biz daha iğne batırdık, bir şey demedik, biz sadece gündeme getirdik. Tartışacak olanlar sektörün bu alanlarındaki sahipleri. Ben, bu konuyu açıkçası gazeteci arkadaşlarımla konuşurken tespit ettim. Yani o kadar çok konuşuyorlardı ki, ben döndüm, sektörel sorumluluğum gereği, bunu da masaya koymam lazım, PR benim sektörüm dedim ve onun için koydum. Yoksa hiç koymazdım oysa ki bir sorumluluk hissederek koydum. Bu çok önemli bir şeydir.
 
Silva Demirci: Bazı kesimlerden biraz sert tepkiler de aldınız. Bu tepkiler sizi tedirgin etti mi?
 
“Biz sadece gündeme getirdik, tartışacak olanlar sektörün bu alanlarındaki sahipleri”
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Hiç etmedi, bu zaten konuşulan bir şeydi. Benim yazmış olmamın onları neden tedirgin ettiğini anlamadım. Bu zaten konuşuluyor, zaten herkesin gündeminde olan bir şey. Bu herkesin yaka silktiği bir şeyken bunu benim yazıyor olmamın ne kadar önemi var, tartışılır. Yani, kol kırılır yen içinde kalır misali bir şey değil bu. Kol uzamış, kırılmış, başka yerlere ulaşmış ve gazetecinin gözüne batıyor. Bir süre sonra daha tatsız şeyler olacak. Bu defa medyanın güvenilirliği de yitecek. Bir taraftan onun da sorumluluğu var. Birlikte çalışmak zorunda PR ajanslarıyla medya.
 
Silva Demirci: Aslında PR ajansları gazeteciler için birer haber kaynağı.
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Kesinlikle öyle. İyi ki varlar diyoruz ama değerini yitirdiği takdirde tüketicinin güveni kalmayacak ki. Habere reklam diye bakacak. Kimsenin de buna hakkı yok yani. Gerçekten gazetecilik yapanların buna dur demiş olması lazım ama kriz herkesin dilini içine soktu. Ama biz bunu konuşmalıyız. Görmezden mi gelmeliydik?
 
Silva Demirci: Bazen büyük reklamverenlerin, haber değeri çok düşük haberlerinin bile önemli gazetelerin birinci sayfalarında manşetlere kadar çıkması, gerçekten önemli haberlerin ise birinci sayfalara girememesi rahatsız edici bir şey gerçekten. Cengiz Bey’in açıklamalarını okurken de haklı olduğunu gördüğümüz pek çok nokta var. Onlar da çok zor durumda kalıyorlar. Çünkü firma geçip karşısına o çıktıysa ben neden çıkamıyorum dediğinde, “o reklam veriyor o yüzden çıktı” deseniz bile ikna olmuyorlar. Aslında son dönemlerde PR ajanslarıyla firmaların arasındaki iletişimin biraz daha sıkıntıya girdiğini söyleyebiliriz…

Günseli Özen Ocakoğlu: Gazeteciler çok net konuştu. Yani biz şöyle bir şey yapıyoruz, mesela burada bir marka bizimle konuşuyorsa, mesela haber değeri olan bir şey söylüyor. Reklam vermek istiyoruz kimle konuşmalıyız dediklerinde ben habercilerin hepsini dışarı çıkarırım, reklam departmanını çağırırım. Ya da önce reklam çalışmasını bitirir çıkar, sonra habercileri çağırırım. Ben asla habercilerin yanında reklam görüşmesi yapmam. 8 yıldır da bu böyledir. Ben konuşurum, reklamcı konuşur. Daha ben fiyatları bile bilmem. Taviz verecekse, yukarı çekecekse, aşağı çekecekse reklamcımız yapar bunu. Hiç öyle kaygılarım yok. Ben iyi bir iş yapayım, herkes bunu görür ve gelir diye düşünürüm. Yani benim başarıya hırsım var. Şunu söyleyeyim, iyi bir şey yaptığınıza inanıyorsanız, yaptığınız şeyin desteklenmesi gerektiğine inanıyorsanız ve sizin işinize yarayacağına inanıyorsanız buyurun, verin. Yani üç tane seçeneği var; iyi bir iş yapıyorsak destekleyin, yaptığımız işin iyi olduğuna inanıyorsanız verin, bir de sizin işinize yarayacaksa verin, yoksa vermeyin.
 
 
Silva Demirci: Peki, sektördeki ne gibi değişiklikler, yönelimler sizi rahatsız ediyor? Hangi gelişmeler sizi mutlu ediyor?
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Şimdi, mesela online’da dertlendiğim bir şey var, çamur at izi kalsın meselesi var. İnsanlara bir şey yazıyorlar ve o çamur kalıveriyor insanların üzerinde. Bu güzel bir şey değil, keyifli bir şey değil. Bunun denetlenmesi gerektiğine inanıyorum, yani aslında herkesin bir iç dengesinin, terazisinin, iç görüsünün olması gerektiğini düşünüyorum. Buraya bir bakmak lazım. İşte en son dönemde, bloggerlar bir yerlere davet ediliyor ve orayla ilgili iyi kötü bir şey yazıyorlar. Bloggerların bağımsızlığı ve özgürlüğünün korunması gerektiğini düşünüyorum. Bir süre sonra zaten reklam yazanlar elenecektir, daha az okunacaktır. Ama iyi bloggerların korunması gerektiğini ve bunun sağlanması için de bir formül yaratılması gerektiğini düşünüyorum. Online medya büyüyünce bloggerlar da reklam alacaklarından ötürü belki bağımsızlıklarını koruyabilirler diye düşünüyorum.
 
Tabii gazetecilerin reklam kaygısıyla yazması gerekli olanları yazmadıklarını ya da yeteri kadar yazmadıklarını görüyor olmak da endişe verici.
 
Medyası olanın hayatın diğer alanlarında da işler yapıyor olmasının gazetecilik ayağını ne kadar sarstığını görüyor olmak da endişe verici açıkçası. Köşeden köşeye cevap uçurdum misali, karşılıklı çakmalar, hah bir şeyini buldum deyip.
 
Mesela bu döneme ilişkin bir şey söyleyeyim, haberler çok azaldı, bayağı ciddi bir haber azalması var. Bundan ötürü köşe yazarlarının ve gazetelerin birbirlerine çakıyor olması çok tatsız, habersizlikten yapılıyor, bir de öyle bir şey var.
 

Medyanın, öteki beriki olması kötü, herkesin demokrat bir biçimde birbirini dinleyebiliyor olması gerektiğini düşünüyorum. Televizyonları sevmiyorum, hiç sevmiyorum. O yüzden yeteri kadar pop starımız var, artık bir Webstarımız olsun diye bir proje başlattık. Bakanlıkla beraber yaptığımız bir proje bu. Böyle bir şey işte, her habere, işte şimdi algı yönetiyorlar diye bakmaktan mutsuz oluyorum, habere güvenimi yitirdim. Her şeye, şimdi bir şey pazarlıyorlar bize diye bakmaktan endişe ediyorum. Onun için çok okuyarak daha geniş bakmaya gayret ediyorum. 

Silva Demirci: Ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederiz.
 
Günseli Özen Ocakoğlu: Ben de teşekkür ederim. Keyifli bir sohbet oldu.
www.medyaloji.net
Bu haberi toplam 2 kişi beğendi.
 
Reytingli 54 ekran tecavüz! - 29.08.2011 14:21:53