31.03.2010 12:35:50
Çoğu, hatta her şeyde olduğu gibi, bilgi alışverişlerinde de ölçü, en önemli belirleyici.
Doktora, şikayetinizin azını ya da fazlasını anlatırsanız, teşhisi yanlış koyacaktır. Doğru teşhisi istiyorsanız; sadece olanı, hissettiğiniz miktarda anlatmalısınız, öyle değil mi?
Çoğalan ve çeşitlenen medya araçları ile gerçekleşen enformasyon ise, günümüzde bu ölçünün önem skalasını daha yukarılara doğru çekti. Yeni durum, hem alıcı hem de vericilerde yeni alışkanlıklar kazanma ihtiyacını doğuruyor.
Çünkü, haber, yazı, reklam, görüntü ya da işitme yoluyla maruz kaldığımız mesaj yoğunluğu, başka türlüsünü kaldırmıyor. Mesaj bombardımanı öylesine yoğun ki; örneğin, yapılan bir araştırma, İngiltere’de bir çocuğun 18 yaşına geldiğinde, 140.000 TV reklamı görmüş olduğunu ortaya koyuyor.
İsveç’te ise ortalama bir tüketici, günde 3 bin reklam mesajı almaktaymış.
Ülkemizde de durum çok farklı görünmüyor. Bugün Türkiye’de yayın yapan iki yüz elli civarı TV kanalı, binin üzerinde Radyo istasyonu, kırkın üzerinde ulusal gazete, yüzlerce sayıda bölgesel ve yerel gazete, yüzlerce dergi var. Frekans tahsisli olmayıp da uydudan yayın yapan kanallar ve yabancı yayınlar da cabası.
Ayrıca bir de kişisel tercihlerimiz söz konusu. TV dizilerinden vazgeçemiyoruz, üçüncü sayfa haberleri ilgimizi çekiyor, Facebook kendi yayın organımız, Google ise adeta her türlü bilgi kaynağımız.
Bilinçli bir bilgi tüketici olamazsak işimiz zor yani…
Kendimizi ifade etmek, kitlelere ulaşmak, ürünümüzü tanıtmak, mesajı veren tarafta olmak ise daha zor.
Özetle; bu dönemde iletişimin hangi tarafında olursak olalım, işimiz kolay değil.
Peki, işleri nasıl yoluna koyacağız?
Her geçen gün çoğalan enformasyon üretimine, beynimiz aynı hızda cevap veremediği için yaşadığımız kafa karışıklıklarını aşmanın yöntemlerini geliştirmeli; mesajı veren tarafta isek, bağırmadan başarmanın yollarını bulmalıyız.
Bilinen gerçekler şöyle der: Değerli fikirleri, değerli malı olanlar bağırmazlar. Zerzevatçı bağırır ama kuyumcu bağırmaz. Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz. Düşünenler bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir...
Bu karmaşa içinde en geçerli bir diğer yol, yalınlık ve basitlik olarak görünüyor. Her şeyi bir anda, bir seferde söylemeye çalışmak, hiçbir şey söylememeye neredeyse eşit. Daha çoğunu, hep daha fazlasını söyleme çabaları, amaca ulaştırmıyor.
Enformasyona maruz kalan tarafta olmak ise daha seçici olmayı, ilgi alanlarını iyi belirlemeyi gerektiriyor. Tıpkı Tetris oyununda olduğu gibi, üzerinize gelen parçacıkları doğru yerlerine yerleştirmek, bilgi savaşlarında da asıl maharet olacaktır.
Yanıltıcı bilgi ise günümüzün en sinsi ve tehlikeli olanı.
Bu konuda geçmişte tanık olduğum bir olayı, burada sizlerle paylaşmanın tam sırası olduğunu düşünüyorum.
“Aslen Alman vatandaşı olan V. Bernau, İngiltere’deki bir enerji şirketi tarafından, İstanbul’da birkaç yıl önce kurulan partner Türk şirketine, teknik bilgi ve beceri geliştirmek amacıyla gönderilen bir genel müdür yardımcısıdır. Görevi, uzman olduğu konularda, deneyimlerini Türk meslektaşlarıyla paylaşmak ve onları hazır hale getirmektir. Daha önce İngiliz şirketin başka eğitici müdürleri, ikişer yıllık sürelerde aynı görevde bulunmuş ve sonrasında başka ülkelere tayin edilmişlerdir.
Bay Bernau, son eğiticidir. İki yıl Türkiye’de kaldıktan sonra görevini bir Türk genel müdür yardımcısına devredecek ve anlaşma gereği İngiliz şirketinin üstlendiği know-how (teknik bilgi, beceri) süreci de sona erecektir. Bernau’nun İstanbul’a gelişi, bu maksatladır.
Ancak V.Bernau, birinci yılını tamamlayamadan İngiltere’ye geri dönmek zorunda kalır. Çünkü, üretim, depolama, personel, tedarikçi gibi önemli ayrıntılarda, yoğun bir şekilde yanıltıcı bilgiye maruz kalmış, dolayısıyla başarılı olamamıştır.
Bernau gider, 1 yıl sonra gerçekleşecek şey hemen olur, yerine bir Türk yardımcı görevlendirilir. “
Nasıl?
Fazla/az/yanıltıcı bilgi göz çıkarır mıymış?