11.05.2011 12:32:14Seçimin yaklaşmasıyla birlikte siyasi partiler meydanlardaki yerlerini aldılar. Siyasi partiler sadece meydanlardaki yerlerini almakla kalmayıp, reklamlarıyla ekranlardaki yerlerini de aldılar. Seçimin yaklaşmasıyla birlikte Türkiye’deki “üç büyük” partinin reklamları seçmenle buluştu. Şimdi sıra seçmenlerde; izleyecekler ve karar verecekler…
Seçmen deyince aklıma bir şey geldi hemen kısaca paylaşayım. Amerikan sineması ve kahramanlarıyla büyüyünce bazı kelimeler insanda fantastik çağrışımlar yapıyor. “Seçmen” deyince “Süpermen” gibi bir kahraman canlanıyor gözümde. Nasıl diyorlardı Süpermen için “ Bir kuş? Bir uçak? Hayır, O Süpermen!”. Seçmen için de şöyle denebilir mesela “Bir oy? Koyun? Hayır, O Seçmen!”… Hikayesi de şöyle gelişebilir: Seçmen, televizyondaki yardım çağrısını duyar ve hemen harekete geçer. Seçimin olacağı gün boş oy kabini arar, kabini bulur (Seçmen listesinde yazıyor), kılık değiştirmek için kabine girer, pelerinini takar, oyunu kullanır ve görevini başarıyla tamamlamış olur. Süpermen tek bir insanı kurtarırken Seçmen bütün bir ülkeyi kurtarır(!) Evet, şimdi gerçeğe dönelim.
Ben Türkiye’deki “üç büyük” partinin televizyon reklamı yayınlatmasını gereksiz buluyorum, bence reklama hiç gerek yok! Neden diye soracak olursanız ki, yazıyı okuduğunuz için sormuş kabul ediyorum, Türkiye’deki “üç büyük” partinin seçmenleri etkilemesi için reklama ihtiyacı yok. Daha doğrusu ekstra reklama ihtiyacı yok. Bu ihtiyaç gereksizliğinin ise iki nedeni var:
1)Medya
Bu “üç büyük” parti aziz medyanın tüm gazetelerini zapt etmiş, tüm manşetlerine girmiş, tüm köşe yazılarında ana fikir olmuş, tüm tartışma programlarında gündeme oturmuş, memleketin dört köşesindeki medya bilfiil bu “üç büyük” parti tarafından işgal edilmiş durumda. Hangi televizyonu, gazeteyi açarsak açalım iyi ya da kötü “üç büyük” partinin haberi var. Medyamızda “üç büyükler” dışında başka bir partinin haberini veya görüntüsünü –neredeyse-bulamazsınız.
Seçmen tüm gün izlediği televizyonlarda, okuduğu gazetelerde bu “üç büyük” partinin reklamından başka bir şey görmüyor ve dolayısıyla evde, kahvede, bakkalda, berberde bu “üç büyük” partiyi konuşuyor, konuşmak zorunda kalıyor. Yani seçmen, medyanın “üç büyükler” cenderesine alınmış durumda. (Aynı durum futbolda da var mesela…)
2) %10 Barajı
Demokrasi işliyor (!), seçim yaklaşıyor, partiler meydanlardan ve ekranlardan oy istiyor… İstiyor istemesine de sadece medya barajını aşabilen partilerin sesi duyuluyor. Çoğunluk da bu sesleri duyuyor. Çoğunluk gibi duymayan, farklı seslere; “üç büyük”lere değil de kalan “küçükler”e kulak veren bir azınlık var. Fakat bu azınlık seçmenlerin işi oldukça zor! Çünkü onların kulak verdiği “küçük” partiler medya barajını aşamadıkları gibi bir de % 10’luk seçim barajına takılıyorlar. Seçmen’in iradesini hiçe sayan, seçmenin istediği temsilcileri meclise göndermesine engel olan baraja…
Toparlarsak
Bana göre CHP, AKP ve MHP’nin televizyon reklamları gereksizdir. Çünkü yazılı ve görsel basının hemen hemen hepsi tüm gün zaten Türkiye’deki “üç büyük” partinin reklamını yapıyor. Hani Türkiye’yi bilmeyen birisine biraz Türk medyasını takip ettirsek seçime sadece üç partinin girdiğini sanabilir, o derece…
Medya da bir baraj uyguluyor. Siyasi baraj milletin iradesini keserken, medya barajı da kesilen iradeyi “Bak senin partin zaten barajı geçemeyecek bari oyun boşuna gitmesin, bu üç partiden birisine oy ver!” diyerek yönlendiriyor. Sistemin bir eli medya barajını bir eli de seçim barajını oluşturuyor. Sistem ellerini kullanarak vatandaşın kafasını tutuyor ve vatandaşın kafasını kendi istediği yöne çeviriyor. Vatandaşın başka yöne bakmasını engelliyor.
Uzun lafın kısası, seçim barajının sınırlandırdığı ve medya barajının yönlendirdiği vatandaşı etkilemek için tonla para verip reklam yaptırmaya ve parayı boşa harcamaya gerek yok!
Bu arada seçim barajı deyince Başbakan’ın Muş konuşmasındaki bir bölüm geldi aklıma. Başbakan Kürt seçmenlere seslenirken birilerinin bölgedeki halkı kendi istediği partiye oy vermeye zorladığını, eğer oy vermezlerse köyleri yakmakla tehdit ettiklerinden bahsetmiş ve şöyle demişti:
“…Değerli kardeşlerim, benim halkımın, benim sevgili milletimin normal demokratik iradesine hükmetmek isteyenlerle biz bir yere varamayız. Niye dayatıyorsunuz, niye tehdit ediyorsunuz? Bırakın benim vatandaşım oyunu kendi iradesiyle kullansın. Bunu yapıyorlar mı? Bakıyorsunuz tehditler, bu köyden şu kadar oy çıkacak, çıkmazsa yakarız yıkarız. Niye, neden? Demokrasi bu değil, özgürlük bu değil, temel haklar bu değil…”
Başbakan çok haklı! Milletin demokratik iradesine hükmetmek, dayatma, tehdit… Demokrasi, özgürlük ve temel haklar kesinlikle bu değil! Aslında aynı durum seçim ve medya barajı için de geçerli. Seçim ve medya barajıyla milletin normal demokratik iradesine hükmetmeyi istemek de demokrasi değil!