Bugün
Dün
Bu Hafta
Bu Ay
Bugün
Dün
Bu Hafta
Bu Ay
Bugün
Dün
Bu Hafta
Bu Ay
 
"Türkiye'de otosansür, sansürün önünde!"
18.01.2012 10:56:33
Gazeteci Nuri Kayış ile Serhat Hürkan, ‘Meraklısına Medya Dersleri’nin ardından sansürün tarihini yazdı. Biz de bu bahaneyle iki gazeteci-yazarla basında ‘sansür’ü konuştuk. Ve bir kez daha anladık ki, ‘sansür’den daha tehlikeli olan bir şey varmış… O da ‘oto sansür’. Kitabın adı ‘Sansürsüz Sansür Tarihi’… Peki ‘İstanbul Telefon Rehberi’nin bile yasaklandığı bir ülkede gerçekten sansürsüz bir ‘sansür’ kitabı yazabilmek mümkün mü? İşte Nuri Kayış ve Serhat Hürkan’dan aldığımız yanıtlar…
Sizce sansür nedir? Basına sansürün nedenleri nelerdir?
Nuri Kayış: Sansürün sözlük anlamı, gazete, dergi ve kitapların, televizyon ve radyo yayınlarının, sinema, tiyatro, müzik, resim, karikatür ve benzeri sanat eserlerinin devletin bazı kurumları tarafından denetlenmesi ve gerek görülmesi halinde de yasaklanmasıdır. Devlet yönetimini elinde tutan hükümetler gerçeklerin halk tarafından bilinmesini bazen sakıncalı görürler ve başta gazeteler olmak üzere çeşitli yayınları ve sanat eserlerini kontrol altında tutmak isterler. Hükümetlerin sansüre yönelmesi, halkın uyanışını engellemeyi, muhalif hareketleri bastırmayı ve iktidar sürelerini uzatmayı amaçlar.
Serhat Hürkan: Basına sansürün esas nedeni, yakın tarihimiz boyunca devlet iktidarını kullanan yönetici sınıf mensupları için “matbuatı”, “basını”, “medyayı” kontrol etmenin hep kilit önemde olmasıdır. Çünkü: Halk, ahali, yönetilenler... Devlet kapısını ele geçirmek için yürütülen çatışmanın izleyicisi konumunda. Neler olup bittiğini gazeteler, dergiler, radyolar, televizyonlar, internet siteleri; ne kadarını, nasıl yansıtırlarsa o ölçüde duyabiliyorlar.
Bu kitabın basın tarihi ve sansür üzerine yazılmış diğer kitaplardan farkı nedir?
NK: Bugüne kadar basın tarihi ve sansür üzerine çeşitli kitaplar yayımlandı. Bunların hepsini önemli buluyorum. Bizim kitabımızın özelliği belki o kitaplardan daha geniş bir zaman dilimini ele alması ve sansür uygulamalarını çoğu kez örneklerle anlatmasıdır. Bu arada son 10 yılı ayrıntılı olarak anlatan basın tarihi ve sansür kitabı da bildiğim kadarıyla yok. Bizim hazırladığımız kitap, söz konusu dönemi de kapsadığı için diğerlerinden farklılık arz ediyor. Ayrıca ‘Her yiğidin bir yoğurt yiyiş tarzı vardır.’ Aynı dönem anlatılsa bile yazarların dünya görüşleri, kültürleri, birikimleri farklı olduğundan ortaya birbirine pek benzemeyen çalışmalar çıkabilir. Tabii sansür olayı ucu açık bir süreçtir. Önümüzdeki yıllarda bu kitabın yeni baskılarını yapmak, yeni sansür örneklerini de okuyucunun bilgisine sunmak gerekir.
SH: Olabildiğince en taze bilgilerle kotarılmış, derli toplu, kolay okunur ve tarihsel perspektife sahip bir çalışma olması. Tabii ki, gördüğümüzü ve anladığımızı “bize göre” yansıttık. Bu araştırmamız, bizim “göreceli” yaklaşımlarımızı içeriyor.
Nasıl ve ne kadar bir sürede hazırlandı bu kitap?
SH: Gazeteci arkadaşım Nuri Kayış’la ortaklaşa yazdığımız ve 2011 Şubat’ında çıkan “Meraklısına Medya Dersleri” kitabının gördüğü okur ilgisi üzerine; yayıncımız Osman Gürkan’ın önerisiyle, Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze kadar Türkiye’de medya-iktidar ilişkilerinin tarihçesini genel çizgileriyle ve özetle inceledik. Ben, Osmanlı İmparatorluğu’nda son yüzyılından 12 Mart 1971 askeri müdahalesi öncesine kadar geçen süreyi inceledim. Arkadaşım Nuri Kayış da, 12 Mart’tan günümüze kadar geçen zamanı. Malzemeyi elemek, anlamlı hale getirerek yeniden yoğurmak ve yazıya dökmek çalışmaları bütün 2011 yılı boyunca sürdü. Çalışmada kullanılan kaynakların sahiplerine, bu kaynakları sağlamakta katkısı olan dostlara ve kitabın yayıncısı Osman Gürkan’a içten teşekkür borçluyuz. Ülkemizin medya tarihçesine iktidarların etkisi, baskısı, sansürü olgularını esas alarak, sınırlı bir katkı yapmak amacıyla ortaya çıkan çalışma tamamlandı. Söz artık, meslektaşlarımızın ve okurların. Bu vesileyle 2012’de tutuklu tüm meslektaşlarımın, evlerine ve sevdiklerine kavuşmalarını içtenlikle diliyorum.
Kitabınızın ismi ‘Sansürsüz Sansür Tarihi’. Kitap gerçekten yüzde yüz sansürsüz mü yayınlandı? Yoksa ‘oto sansür’ ya da ‘sansür’ biraz da olsa uygulandı mı?
NK: Bütün samimiyetimle söylüyorum, kitabımızı sansürsüz biçimde hazırlamaya çalıştık. Tabii evrensel hukuk kurallarına, yürürlükteki yasalara, etik değerlere, gazeteciliğin, yazarlığın meslek ilkelerine uymak gerekiyor. Bunun dışında bizi bağlayan, engelleyen bir şey olmadı. Zaten Serhat Hürkan da, ben de hiçbir kurumla bağı olmayan bağımsız gazetecileriz. Sinemis Yayınları’nın da iyi, nitelikli kitaplar yayımlamak dışında bir kaygısı olmadığını biliyorum. Eksik yazdığımız, atladığımız konular varsa bu otosansürden değil, bizim ihmalimizden, dikkatsizliğimizden kaynaklanmıştır.
SH: Olabildiğince, olguları ve gelişmeleri sansür etmeden vermeye çabaladık. Mesaj iletirken, bilinç kadar alt bilinç de etkili olduğundan; farkında olmadan “sansür” etkisinde kalıp kalmadığımız okurlar, meslektaşlar ve eleştirmenler tarafından görülüp, değerlendirilecek.
“İLETİŞİMDEKİ GELİŞMELER İKTİDARIN MEDYAYI KONTROL ETMESİNİ DE ZORLAŞTIRIYOR”
Türkiye’de sansür tarihi nasıl bir seyir izlemiş? Geçmişten günümüze yaklaştıkça dikkat çeken değişimler neler? Sizin en çok dikkatinizi çeken şey nedir?
NK: Osmanlı İmparatorluğu döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de iktidar gücünü elinde tutanlar, aydınlardan, yazarlardan, gazetecilerden, sanatçılardan pek hoşlanmamış, onları çoğu kez sakıncalı görmüşlerdir. Geçmiş dönemlere göre daha rahat olması beklenen 1971-2011 dönemini incelediğimde gördüğüm tablo üzücüdür. Evet, son 40 yıl Türkiye açısından gerçekten çok sancılı geçti. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi darbe ve post modern darbeleri gördük. Yüzlerce aydın, yazar, gazeteci ve sanatçının tutuklanmasına, işkenceye uğramasına tanık olduk, 54 gazetecinin bombayla, kurşunla susturulmasının acısını yaşadık. 1977’nin 1 Mayıs’ında Taksim, 19-23 Aralık 1978’de Maraş, 2 Temmuz 1993’de Sivas, 12-14 Mart 1995’te Gazi Mahallesi katliamlarıyla sarsıldık.
SH: İktidarların matbuatı, basını, medyaya kontrol etme çizgileri özde kırılmadan devam edegeliyor. Kişilere, devirlere, üslûplara göre sansür faaliyeti “biçimde” değişiklik gösteriyor. En çok dikkat çeken, iletişim alanındaki gelişmelerle birlikte iktidarların medyayı kontrol faaliyetinin giderek daha da zorlaşması.
“TÜRKİYE’DE OTOSANSÜR, SANSÜRÜN ÖNÜNE GEÇMİŞTİR”
Sizce şu anda Türkiye’de medya iktidar ilişkileri nasıl şekilleniyor? Siz nasıl tanımlarsınız medya ile iktidar ilişkilerini?
NK: Türkiye’de 2011 yılı itibariyle bütün büyük televizyon kanalları ve gazetelerin çeşitli holdinglerin bünyesinde olduğu bir gerçek. Dolayısıyla medya patronları sadece gazetecilik yapmıyor, bunun yanında sanayi, finans, turizm, inşaat, enerji, sigorta, tekstil, maden gibi sektörlerde faaliyet gösteriyor. Hükümetten, bürokrasiden alacakları izinlere, ruhsatlara bağlı alanlarda faaliyet gösteren holdingler, bünyelerindeki televizyon ve gazetelerde ülkeyi yönetenleri eleştirmekten özenle kaçınıyor, yani açıkça otosansür uyguluyor ve çalışanlarına uygulatıyor. Türkiye’de bugün otosansür uygulamaları sansür uygulamalarının önüne geçmiştir.
SH: Bütün yakın tarihimiz boyunca olduğu gibi, ekonomik güç iktidarın elinde. Medya sahipleri genellikle, iktidara bağımlı durumda.
Şu anda Türkiye’de tutuklu bulunan gazetecileri de göz önüne alırsak, bugünün Türkiye’sinde basın özgürlüğünü sınırlayan en önemli unsurlar nedir?
NK: Sansürü iktidarlar, muhalif sesleri kesmek, yıldırmak, korkutmak amacıyla kullanıyorlar. Bu tarih boyunca hep böyle olmuş. Tabii, bir önceki soruda vurguladığım medyanın sermaye yapısı da sansür uygulamalarında iktidarlara yardımcı oluyor. Çoğu zaman iktidara, bürokrasiye, savcılara, polise, mahkemelere gerek kalmadan yayın kuruluşları kendi kendilerini sansürlüyorlar. Tutuklu gazeteciler konusuna gelince… Elbette gazeteciler de diğer meslek sahipleri gibi bazı suçlara karışmış olabilir. Onları yargılayıp yasalarda öngörülen cezaları vermek gerekir. Ama insanların muhalif görüşler ortaya koydukları, yazılar, kitaplar yazdıkları için cezaevlerine konulmasını anlamak, kabul etmek mümkün değildir.
SH: Medya sahipliği en zayıf halka. Medya sahiplerinin, giderek basın dışı yatırımlarda yoğunlaştıkları ve müesseselerin “direkt kâr amaçlı işletmelere” dönüşmeleri sürecinin tamamlandığı bu zaman diliminde; iktidarlar medyanın karşısında ekonomik açıdan egemen durumda. Ekonomik bağımlılık, mesleki bağımlığı doğuruyor.
“GAZETECİNİN GÖREVİ GÜÇ MÜCADELESİNDE TARAF DEĞİL, AKTİF GÖZLEMCİ OLMAKTIR”
Yine tutuklu gazeteciler üzerinden gidersek, hükümet üyelerinin ‘Onlar gazetecilik faaliyetinden değil, terör örgütü üyeliği suçundan içeride’ şeklinde ifadeleri var. Sizce bu noktada gazetecilik nerede başlayıp nerede bitiyor? Yani hükümet ya da farklı iktidar unsurları ile ilişkilerde gazeteciliğin sınırı nedir?
NK: Bir gazeteci, şiddet çağrısı yapıyorsa, ırkçılığı savunuyorsa, insanları dini inançları nedeniyle suçluyorsa, mesleğini özel amaç ve çıkarlara alet ediyorsa, haberleri soruşturmadan ve doğruluğuna emin olmadan yayımlıyorsa, suçlu olduğu yargı kararıyla kesinleşmeyen insanları suçlu ilan ediyorsa bunları düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmek yanlış olur. Bir gazeteci, terör olaylarına karışmışsa, ya da terörü haklı bulan yazılar yazıyorsa, suçu ve suçluyu övüyorsa, darbe çağrıları yapıyorsa veya darbeye hazırlanan kişilerle işbirliği içinde hareket ediyorsa bunları da düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmek mümkün değildir. Gazeteciler, iktidarı eleştirdiği için cezaevine atılıyorsa, yıllarca yargılanıyorsa işte bu düşünce ve ifade özgürlüğüne vurulmuş bir darbedir ve katıksız bir sansür uygulamasıdır.
SH: İncelediğimiz tarih dilimleri boyunca yayıncılar gazeteci-dergici sıfatlarının yanı sıra yönetici sınıfın mensupları olarak, iktidar mücadelesinde etki ve güç sahibi olmayı amaçlıyorlar. Yönetici sınıfın içindeki güç mücadelesine aktif gözlemci değil, taraf olarak giren, siyasal sorumluluk alarak memleketi yönetmeye talip olanları da çıkıyor. Bu yeni ve dönemimize özgü bir durum değil. Evvel eski vaziyet böyleydi. Medya-iktidar ilişkileri tarihçemizde anlatılan öyküler de, bu çerçevede anlam taşıyorlar.
“EDİTORYAL BAĞIMSIZLIK SENDİKALAŞMA İLE SAĞLANIR”
Sizce basın özgürlüğünün sınırlanmaması ya da daha güçlü hale gelebilmesi için gazetecilere düşen sorumluluklar nelerdir?
NK: Medya çalışanlarının sendikal örgütlenmesi onların gazete patronları ve iktidar karşısında güçlü olmasını sağlayabilir. Bu nedenle basın özgürlüğü açısından medya çalışanlarının sendikalara üye olmasını çok önemsiyorum. Bugün bir gazeteci tutuklandığında ona ancak arkadaşları, birkaç meslektaşı destek çıkıyor, kurumsal bir destek olmuyor. Bu anlayışı değiştirmek gerekir. Gazete çalışanlarının patronları karşısında güçlü olması, editoryal bağımsızlıklarının bulunması da yine sendikalaşmakla mümkündür.
SH: Bağımsızlığını, tüm siyasal, yönetsel, meslekî ve ekonomik odaklara karşı koruyabilen ne kadar çok medya mensubu olursa bu alandaki özgürlük güçlenebilir.
“TAM ANLAMIYLA BAĞIMSIZ MEDYA MÜMKÜN DEĞİL”
Sizce Türkiye’de medya ne kadar bağımsız? Bağımsız olabilmesi için ne olması gerekir? Medyanın bağımsızlığı gerçekten mümkün mü?
NK: Türkiye’de ne yazık ki medya bağımsız değildir. Medya patronları, iktidarın, bürokrasinin kuşatması altındadır. Medya çalışanları da işlerini kaybetmemek korkusuyla yoğun bir otosansür uygulamaktadır. Bence sağlıklı bir medya düzeni için Japonya modelini benimsemek gerekir. Japonya’da yayımlanan ve 14 milyonu aşan günlük tirajıyla dünyanın en çok satan gazetesi unvanını taşıyan The Yomiuri Shimbun’un Türkiye Temsilcisi Koji Sakurai, yıllar önce bana Japonya’daki medya düzenini şöyle anlatmıştı: The Yomiuri Shimbun’un medya dışında iki yatırımı vardır. Bunlar senfoni orkestrası ile beysbol takımıdır. Yasalarımız başka sektörlerde iş yapmayı men etmiyor ama Japonya’daki tüm gazete ve televizyonlar medya etiğine aykırı buldukları için böyle bir yola gitmiyorlar. Medya dışında kuruluşlarınız olursa bu sizin objektif yayıncılık yapmanızı engeller. Gazetemizin gelirlerinin yarısı satıştan, yarısı da reklamlardan sağlanır.
SH: “Tam” anlamıyla bağımsız medya hiçbir ülkede yok. Gerçek hayatta “mükemmel”, “tam” olguları bulunamaz. Mümkün olan en iyiye ulaşmak olmalı hedef. İki ana hedef, medya sahipliğinin yukarıda değindiğim zaafını azaltmak ve yazı işleri bağımsızlığı doğrultusunda ilerleme kaydetmek olmalı.
“SANSÜRÜN HEM UYGULAYICISI HEM MAĞDURUYUM”
Bir gazeteci olarak, siz de daha önce sansüre maruz kaldınız mı?
NK: Ben aktif gazetecilik yaşamım boyunca 16 yayın kuruluşunda çalıştım. Her yayın kuruluşu, siyasi görüşü, iktidardan beklentileri, ekonomik ilişkileri, reklam bağlantıları gibi nedenlerle bazı kişi ve kurumlara sıcak, bazılarına da mesafeli davranıyorlardı. Bazı haberler gereğinden fazla büyütülüyor, bazıları ya hiç girmiyor ya da bir-iki sütunda ancak yer bulabiliyordu. Bazı kişi ve kuruluşlara eleştirel bakılıyor, bazılarına ise hoşgörülü davranılıyordu. Bir medya çalışanı, emekçisi olarak ya bu yapıyı kabul etmek ya da oradan ayrılmak zorundaydınız. Çalıştığım bazı yerlerden ayrıldım, bazılarında ise oranın dikte ettiği kurallara boyun eğerek çalıştım. Yani geçmişte pek çok gazeteci meslektaşım gibi sansürün hem uygulayıcısı hem de mağduruydum.
SH: Ben, 1976’dan beri meslekteyim. Bu süreçte, kendi kafamdan başlayarak, çalıştığım işyerlerinin sahiplerinden, onların yetkili kıldığı yöneticilere, yönetsel-siyasi- ekonomik güç odaklarından, hitap ettiğimiz okur, dinleyici, izleyici kitlesine kadar sansür odaklarıyla çevrildiğimi idrak ediyorum.
Türkiye’de basına uygulanan sansür ile Dünya’daki örnekleri karşılaştırdığınızda ne düşünüyorsunuz?
NK: Sansür uygulamaları açısından, çağdaş demokrasinin uygulandığı kimi ülkelerden (Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya gibi…) geriyiz. Ama diktatörlükle yönetilen kimi az gelişmiş ülkelerden daha iyi olduğumuz da bir gerçek.
SH: Bizde zaman, zaman hem çok “ilkel” hem de “yaratıcı” sansür örnekleri verilebiliyor. Batıda, sansür daha “sofistike”. Türkiye’nin geride bıraktığı ülkelerde ise çok daha “ham” yöntemler kullanılıyor.
Kitabınızda yer alan bazı ilginç sansür uygulamalarından örnekler verebilir misiniz?
NK: Öyle örnekler var ki, inanması sahiden güç, adeta mizah öyküsü gibi… Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabilirim:
* Ahmet Mithat’ın 1870’de çıkardığı Devir gazetesi, ilk sayısında, vergilerin ağırlığından bunalan ahaliyi “sağılan uyuz keçiye” benzettiği için kapatıldı.
* İkinci Abdülhamid döneminde, Teodor Kasap’ın çıkardığı “Hayal” adlı mizah dergisine basılan bir karikatürde, Hacivat, elleri kolları bağlı Karagöz’e, “Ne bu hal” diye soruyor, Karagöz de, “Kanun dairesinde serbesti” yanıtını veriyordu. Bu karikatür nedeniyle Teodor Kasap 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
* Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Kazım Karabekir Paşa’nın, emekli olduktan sonra yazdığı “İstiklal Harbinin Esasları” isimli kitap 1933’de basıldı ama dağıtımı yapılamadı. İstanbul Valiliği matbaadan basılan kitapların tamamını satın alarak yaktırdı.
* 1934’de radyodan alaturka müzik yayını yapılması yasaklandı. Bu yasak 1936’nın ikinci yarısında, “Halk Arap radyolarını dinlemeye başladı” gerekçesiyle kaldırıldı.
* İkinci Dünya Savaşı sırasında radyodaki hava durumu bültenleri savaşan taraflara yardımcı olacağı iddiasıyla yayınlanmaz oldu.
* 1940’lı yıllarda Matbuat Müdürlüğü yetkilileri gazeteleri arayarak Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, eşi Mevhibe İnönü ve çocukları hakkındaki haberlerin birinci sayfada büyütülerek verilmesini istiyordu. Cumhuriyet gazetesi yazı işleri sorumluları, Mevhibe İnönü’nün İstanbul’a yaptığı bir geziyi birinci sayfadan değil iç sayfadan verdikleri için Matbuat Müdürlüğü yetkilileri tarafından azarlandı.
* İkinci Dünya Savaşı sırasında karaborsa ve stokçuluk yapanları “Türedi Ailesi” isimli kitabında anlatan Turan Aziz Beler 2 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı.
* Ünlü romancı Esat Mahmut Karakurt, 1953’de Yeni Sabah gazetesinde Moskova gezisini anlattığı yazı dizisini yayımladı. Bu dizi nedeniyle gazetenin sahibi Safa Kılıçoğlu 6 ay hapis cezasına mahkûm oldu.
* Bülent Üstündağ, çıkardığı İzmir gazetesinde 1946 seçim sonuçlarının gerçekleri yansıtmadığını belirten bir yazıyı eşi Müçteba Üstündağ’ın imzasıyla yayımladı. Bu yazı nedeniyle Müçteba Üstüntağ tutuklanınca büyük bir üzüntüye kapılan Bülent Üstündağ intihar etti.
* Süha Doğan’ın “Şoförün Karısı” filmi, senaryo gereği kahramanlardan biri diğerine, “Kazancımızı ortaya koyar beraberce harcarız” dediği için Sansür Kurulu’na takıldı. Kurul bu sözlere, “Bir çeşit Komünizm düşüncesi telkin etmektedir” diye karşı çıktı.
* Akşam gazetesi Ankara temsilcisi ve yazarı İlhami Soysal, 1966’da bir yazısında, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları için Çankaya Köşkü arazisine konutlar yapılmasını eleştirince, evinden işe gitmek için çıktığı sırada bir otomobile zorla bindirilerek kaçırıldı ve feci şekilde dövüldü. Olayın faillerinin bir yarbay ile iki astsubay olduğu anlaşıldı.
* Yassıada duruşmaları sırasında, DP iktidarının Başbakanı Adnan Menderes’in, aralarında Mithat Perin, Ahmet Emin Yalman, Halil Lütfü Dördüncü, Necip Fazıl Kısakürek ve Peyami Safa’nın da olduğu bazı gazetecilere örtülü ödenekten ödeme yaptığı açıklandı.
* Ünlü yazar ve besteci Zülfü Livaneli, 12 Mart döneminde Sofya’ya uçak kaçırdığı gerekçesiyle tutuklandı. Savcının, “Uçağı nasıl kaçırdınız” sorusuna Livaneli, “Yetişemedim, kaçırdım” yanıtını verdi.
* Rıfat Ilgaz’ın ünlü eseri Hababam Sınıfı’nın senaryosu, “Türk eğitim sistemi içinde böyle sınıf olamaz” denilerek Sansür Kurulu’nca birçok kez geri çevrildi. Sonunda yönetmen Ertem Eğilmez yeniden yazdırdığı senaryo ile sansür engelini aşmayı başardı.
* Tunç Okan’ın “Otobüs” filmi, ayakta işeyen Türk işçilerin ellerini yıkamadan sofraya oturmaları ile bayat ekmek ve soğan yemeleri sahneleri nedeniyle sansüre takıldı.
* TRT Genel Müdürü Macit Akman, Fevzi Tuna’nın, “Üç İstanbul” dizisindeki bazı sevişme sahnelerinin kesilmesini istedi. Akman, “Benim toplumum 40 saniyelik sevişme sahnesine tahammül edemez” deyince bu sahne 3 saniyeye indirildi.
* Türkiye’de yasaklanan kitaplar arasında “İstanbul Telefon Rehberi” de vardı. Rehberin yasağı 1988’de kaldırıldı.
* İzmir İnciraltı’ndaki Gençlik Parkı’na dikilen elde bayrak tutan genç heykeli cinsel organının çok belirgin olduğu gerekçesiyle tepki çekti. Bunun üzerine heykelin cinsel organı heykeltıraş tarafından küçültüldü.
* ABD’li yazar Chuck Palahnıuk’un “Ölüm Pornosu” kitabını Türkçe’ye çeviren Funda Uncu, ifade vermek için çağrıldığı karakolda, “Bu kitabı çevirmeye utanmadın mı... Manken misin... Bu karakola daha önce düştün mü...” sorularına hedef oldu.
 * Öteki Tiyatro’nun Ankara’da sergilediği Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” oyununda oyuncular rol gereği sahnede sigara içince, Sağlık Bakanlığı müfettişleri, tiyatroya, “kapalı mekanda sigara içildiği için” ceza yazdı.
RÖPORTAJ: DİLEK KARAGÖZ
 
Bu haberi toplam 38 kişi beğendi.
 
Unutulma hakkı nedir? - 06.03.2012 08:49:59