Bugün
Dün
Bu Hafta
Bu Ay
Bugün
Dün
Bu Hafta
Bu Ay
Bugün
Dün
Bu Hafta
Bu Ay
 
“Sosyal medya, yani Zeki Müren de bizi görecek!”
12.09.2011 11:37:49

 

Başlıktaki tespit, BirGün gazetesi medya eleştirmeni Ümit Alan’a ait. Herkesin görünür olmak, sosyal ağlarda var olmak kaygısını komik bir film repliği üzerinden temsil eden bu ifade, peki “Zeki Müren en çok hangimizi görüyor” sorusuna da gebe. Özellikle mesleki olarak ‘görünür’ olma duygusunu daha önce tatmış gazeteciler ve medya çalışanları açısından, bu soru daha da problemli hale geliyor. Zira gazeteciler, TV sunucuları ve ekran yüzleri de dahil medyanın farklı alanlarında çalışan isimler, bir süredir sosyal medyanın müdavimleri arasında yer alıyor. Ancak bu ilgi habercilerin, başta Twitter olmak üzere sosyal medyayı kullanım biçimlerini de tartışmaya açıyor. Ahmet Hakan’ın ‘ciddiyetsiz’ bulunan tavrı, Cüneyt Özdemir’in Twitter’daki ‘tartışmacı’ yanı, bir sosyal medya ünlüsü Hilal Cebeci’nin paylaşımlarıyla ortaya çıkan durum ve bunun medya yansımaları, Twitter’ı ve diğer ağları, ‘medya’ açısından yeniden sorgulamaya yöneltiyor.   

Sadece Türkiye’de değil, ABD de dahil çeşitli ülkelerde gazetecilerin Twitter’daki paylaşımları ve bu alandaki duruşları, ‘gazeteci Twitter’da her şeyi yazabilir mi’, ‘teyit edilmeyen Tweet haber değeri taşır mı?’, ‘Twetter bir haber kaynağı mıdır?’ sorularını da tartışılabilir başlıklar haline getiriyor.  
 
Hal böyle olunca, tartışmalara kayıtsız kalamadık ve konuyu Medyaloji’nin bu haftaki Mercek köşesine taşıdık. BirGün gazetesinde yazdığı medya eleştirilerinden tanıdığımız köşe yazarı Ümit Alan ile ‘sosyal medya ve gazeteciler’ başlıklı bir söyleşi yaptık. Sosyal medyanın sağladığı özgürlükten Twitter’ın müdavimleri Ahmet Hakan ve Cüneyt Özdemir gibi isimlerin bu alanı kullanım biçimine, ego tatmininden Hıncal Uluç ve Engin Ardıç gibi eski kuşak gazetecilerin sosyal medyadan ürkmesine, Hilal Cebeci’nin Twitter’daki paylaşımlarından, Twitter sayfasını paralı hale getiren Atılgan Bayar’a  kadar bu alanda tartışılan birçok sorumuza yanıt veren Alan, konuyla ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
 
İşte Ümit Alan ile yaptığımız o söyleşi:
 
Röportaj-Meral Gemici
 
Sizden yola çıkarak başlarsak, siz ne kadar zamandır Twitter kullanıyorsunuz? Bir köşe yazarı ve medya eleştirmeni olarak Twitter ve sosyal ağlar sizin için ne ifade ediyor?
 
Ben 2009’un Mayıs ayından bu yana Twitter kullanıyorum. Sosyal ağların bana ne ifade ettiğiniyse daha önce birçok yerde verdiğim bir örnekle açıklayayım: Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele filminde, televizyonun köye gelmesiyle Belediye başkanı bir konuşma yapar ve der ki; “televizyon radyonun resimlisidir, yani artık Zeki Müren’i hem dinleyeceksiniz, hem de görebileceksiniz” Onun bu sözü üzerine, Cem Yılmaz’ın oynadığı muzip karakter çıkar ve sorar “Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?” İşte aslında, Twitter ve Facebook gibi sosyal ağlar, Zeki Müren’in de bizi görebileceği bir çağı ifade ediyor. Yani, haberin ya da içeriğin üretilmesine kullanıcının da katılımda bulunmasını sağlayan bir çağ. Şu an itibariyle artık web 3.0’ı yaşıyoruz ve internet bizi tanıyor. Sosyal medya hepimize göre içerik üretmeye başladı. Sosyal medya, yani herkes medyanın içinde, hepimiz içindeyiz.
 
Sosyal ağların benim için özelde ise şöyle bir faydası oldu. Ben basın yayında yüksek lisans yaptım. Ve yüksek lisansta Türkiye’de özelikle medya eğitimi, genelde medyanın eleştirisi şeklinde gelişir. Üniversitede bize genellikle şüphelenerek bakmak öğretildi, Chomsky gibi isimler eşliğinde. Ama sonra ne oluyor, bunlar Birikim dergisinde çıkıyor, Radikal 2’de çıkıyor. Bu ağır medya eleştirisini sadece belli bir kesim okuyor. Medya eleştirisi yazmaya başlarken BirGün’de, benim kafamdaki şey “bu medya eleştirilerini ne kadar son okura indirebilirim?” olmuştu. Bu işi nasıl hafifleştireceğime kafa yordum. Ve şu anda yapmaya çalıştığım şey de aşama aşama medya eleştirisini en son okura ulaştırmaya çalışmak. Sosyal medya ile artık okura daha rahat ulaşıyorum. Hem gazetedeki yazımı paylaşıyorum hem de biraz mavrayla karışık orada da medya eleştirisi yapabiliyorum. Birçok geleneksel medya ortamında bu kadar kişiye anında ulaşma şansınız yok.
 
Peki, Türkiye’deki gazetecilerin, ekran yüzlerinin ve diğer medya çalışanlarının başta Twitter olmak üzere sosyal ağlara olan yoğun ilgisini nasıl yorumluyorsunuz?
 
Aslında bu, insanın doğal ihtiyacı ile ilgili, ego tatmini ile ilgili bir durum ve bu hepimiz için geçerli. Yani onun egosu var da bunun yok gibi bir durum söz konusu değil. Herkes aslında kendisini aktarmanın, kendi kurgusal benliğini aktarmanın peşinde. Mesela siz ‘ben bugün Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar kitabını okudum’ mesajı yazdığınızda, ben entelektüel bir insanım, kendim gibilerle iletişim kurmak istiyorum mesajı da veriyorsunuz. Herkes, öncelikle bu tatminden yola çıkıyor bence.
 
Diğer yandan insanlar tabi kendi bulundukları kurum içerisinde belli kalıplarla sıkıştırılıyorlar. Sosyal medya, bunları aşmak için de bir vesile oluyor. Neticede gazetede yazacağınız şeyler var, sosyal medyada yazabileceğiniz şeyler var. Üçüncü olarak; anında tepki gelmesi de çok önemli bir nokta. Mesela Twitter’da bir şey yazdığım zaman anında en az 10-15 yorum geliyor. Örneğin; bir yazı yazdığınız zaman, çoğu zaman o kadar mail gelmiyor bile. Oysa yazıyı Twitter’a koyduysam oradan anında dönüş geliyor. Bence en temelde, bu hızlı ve yoğun geribildirim alabilme durumudur, gazetecileri internete yönelten.
 
SOSYAL MEDYA DAHA ÖZGÜR BİR ALAN DEĞİL
 
İnternet, geleneksel mecralara göre daha “özgür” bir alan olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla sosyal ağlar da. Peki, sosyal ağlar gazeteciler için gerçekten yeni bir ‘özgürlük alanı’ mı?
 
Bence daha özgür bir alan değil. Tabii burda özgürlüğü şöyle açmak lazım. Sosyal medya hiç kuşkusuz enformasyona ulaşımda bir özgürlük getirdi, ama zamanla görüyoruz ki, dezenformasyona da özgürlük getirdi. Yani, ne kadar çok enformasyon çağı desek de başka bir kaynaktan başka birisi de o kadar dezenformasyon yapabiliyor. Dolayısıyla özgürlüğe iki taraftan bakmak lazım. Şu anda bunlar çarpışıyor. Gazeteci enformasyona ulaşma özgürlüğünü kazanmakla beraber, bu ikisini birbirinden ayırmayı da bilmeli. Öte yandan gazeteciye bilgi paylaşmaya özgürlüğü açmakla beraber, henüz bir gelir modeli sunmuş değil sosyal ağlar. Gazeteci hayatını sürdürmek için hâlâ belirli kurumların çatısı altında olmak, dolayısıyla özgürlüğünü sınırlı kullanmak durumunda. Alternatif ya da bağımsız medya, internette yükseldikçe ve kendini döndürür hale geldikçe gerçek bir özgürlükten söz edebileceğiz. 
 
SOSYAL MEDYA ÜNLÜSÜ HİLAL CEBECİ’NİN ELİNDE NE VAR?
 
Sizce Twitter gazetecilere ne sağladı, neyi eksiltti? Ve Twitter, gazeteciliği değiştirdi, dönüştürdü ya da dönüştürüyor diyebilir miyiz?
 
Twitter, gazeteciliği aslında temelinden değiştirmedi. Ben, sosyal medyayı dolayısıyla da Twitter’ı bir vitrin olarak görüyorum. Heybenizde ne varsa vitrine de onu koyarsınız. Yani, içeride beyaz peynir varken, vitrine gravyar peyniri koyamazsınız ya da tam tersi. Mesela bir sosyal medya ünlüsü olarak Hilal Cebeci’nin elinde ne var? Vücudu var ve sosyal medyada vitrine onu koyarak dikkat çekmeye çalışıyor. Peki gazeteci ne koyabilir? Eğer gazetecilik yapıyorsa, yaptığı gazetecilik faaliyetinin sonuçlarını koyar. Eğer iktidarın borazanı olmayı seçtiyse vitrine onu koyar. Aslında sosyal ağların gazeteciliğe kattığı en önemli şeylerden biri de hız. Yarını beklemiyoruz artık. Ben mesela yazı yazarken şöyle deneyimliyorum bu durumu. Benim yazı günlerim çarşamba ama mesela perşembe günü bir şey buldum. Şimdi ben bunu çarşamba gününe kadar bekletsem elimde, birileri acaba bunu yazar mı diye düşünüyorum. Eğer yazamayacağı kadar gizli bir şeyse bekletiyorum ama bunu mutlaka X fark eder, işte Y hemen yazar diye düşünürsem, bir şekilde sosyal medyada paylaşıyorum.

Bu önceden böyle değildi. Çünkü herkesin yazma günü biliniyordu, süre belliydi. Ama şimdi anında paylaşayım diye düşünülüyor. Sosyal ağların ve özellikle Twitter’ın gazeteciliğin dilini de değiştirdiğini düşünüyorum. Mesela kısa yazmak çok zordur. Twitter’da gazeteci de diğer insanlar gibi artık 140 karakterde derdini anlatmak durumunda. Bunun başlık atma stillerini de değiştirdiğini düşünüyorum. Diğer yandan Life style yazarlık dediğimiz, 90’larda yükselen eğilim, gazete sayfalarında azaldı, artık daha çok sosyal medya üzerinden ilerliyor “şunu yedim, buraya gittim” yazıları. Artık insanlar ayırabiliyor bu tip şeyleri.
 
Peki haber üretimi açısından ne değiştirdi? Yani bir kaynak olarak sosyal medyanın kullanılması…
 
Haberin üretiminde şöyle bir şeyi değiştirdi. Artık haberin üretimi canlı, gözümüzün önünde oluyor. Mesela bir patlama oluyor şu caddede ve birisi buradan cep telefonuyla fotoğrafını çekiyor ve altına olayın detaylarını yazıyor. Diyor ki işte şöyle şöyle bir adam şunu şunu yaptı, bir diğeri diyor ki hayır mavi kazaklı değil siyah kazaklıydı, ötekisi diyor ki beyaz kazaklıydı. Klasik gazetecilikteki haber merkezinde, insanlar masanın etrafında toplanır, işte herkes ellerindeki kâğıtlardan okur, işte şurada şu oldu, burada bu var diye. Şimdi biz o süreci, sosyal ağlar üzerinde Türkiye olarak ya da dünya olarak yaşıyoruz. Herkes bir şekilde elindekini, bildiğini aktarıyor. Ama sonuçta o bilgilerin süzülmesi, bir haber haline getirilmesi gerekiyor.

Birçok değişik kaynaktan gelen bilginin toparlanıp yorumlanması ve edit edilmesi gerekiyor. Yani aslında editörlük öne çıktı. Hatta bir zamanlar köşe yazarlığının biteceği söylenirdi şu anda köşe yazarlığı da öne çıktı. Ama nasıl köşe yazarlığı; yorum ağırlıklı köşe yazarlığı. Çünkü artık o kadar değişik kaynaktan enformasyon geliyor ki, onları bir süzgeçten geçirip yorumlayacak uzmanlığa ihtiyaç var. O da editör ve köşe yazarlarını öne çıkarttı bence. Çünkü yurttaş gazeteciliği ile birlikte klasik anlamda muhabir de çok muğlâk bir kavram haline geldi.
 
SOSYAL MEDYA HERKESİN İPLİĞİNİ PAZARA ÇIKARDI
 
Bir de gazeteciler Twitter’da kendi PR’ını yapıyor görüşü oldukça yaygın. Bu görüşe katılır mısınız? 
Evet, yapıyorlar. Bilerek veya bilmeyerek gazeteciler kendi PR’larını yapıyorlar. Yani bilerek yaptıkları da oluyor bilmeyerek yaptıkları da oluyor. Ayrıca, başka yerlerin, başka şeylerin PR’ını da yapıyorlar çaktırmadan. Ama bu kavramı suçlayıcı olarak kullandığınız zaman her şey PR’a girebilir. O nedenle çok ucu açık bir değerlendirme bu.
 
Herkes kendini ortaya koyuyor aslında sosyal ağlarda, birçok şey ortaya çıktı Twitter’da. Çok düzgün profil çizen biri mesela bir anda sinirleniyor ve bir şey yazıyor. Onu 15 dakika sonra silse bile çoktan screenshot’lar alınmış oluyor. Sosyal medyada, birçok kişinin gerçek kişiliği ortaya çıktı. Şu yorumları çok okuyorum mesela; ben bunu adam biliyordum ama değilmiş. Gerçekten böyle, herkesin ipliğini pazara çıkarması gibi bir durum da var bir yandan.
 
Twitter’ın gazeteciler tarafından kullanım biçimlerini, oradaki duruşlarını nasıl yorumluyorsunuz? Mesela Ahmet Hakan Twitter’da kız tavlıyor, yine Cüneyt Özdemir ego tatmini sağlıyor gibi görüşler var.
 
Ahmet Hakan’ın Twitter’da yaptığının bir tür mizah olduğunu düşünüyorum. Kendisi mavra diyor buna ve bence hoş bir şey. İnsan her zaman çok ciddi olmak, her zaman belirli kalıplar içinde olmak zorunda değil. Örneğin; Ahmet Hakan, Tarafsız Bölge programını yaparken gayet ekran ve gazetecilik disiplini içerisinde ama Twitter’da biraz daha mavraya vuruyor işi. Bunun da çok görülmemesi lazım diye düşünüyorum. Beğenmiyorsan takip etmezsin yani.
 
Cüneyt Özdemir’e gelince orada farklı bir durum var. Bunu bir yazımda da eleştirmiştim ben, Bilgi’deki porno olayıyla ilgili. Orada bir gazeteci gibi davranıp, -sanki olay sadece pornonun içeriğiymiş gibi- işte pornoyu veriyorum, az sonra, çok az kaldı diye dalga geçerseniz bu doğru bir kullanım biçimi olmaz. İkisini birbirine karıştırmak lazım. Eğer orayı özel bir alan olarak kullanacaksanız işinizi karıştırmamanız gerekir, gazeteciliğinizin bir uzantısı olarak kullanacaksanız da o sorumlulukla hareket edersiniz. İkisini birbirine karıştırmak bana epey sorunlu geliyor.
 
TWİTTER’DA BİLE REYTİNG KAYGISI
Siz o yazınızda Cüneyt Özdemir’in Twitter’daki tavrı nedeni de dahil, çeşitli nedenlerle 2011’in en başarılı gazetecisi’ olacağını yazmıştınız. Henüz 2011 bitmedi ama sormak isterim. Hala böyle mi düşünüyorsunuz? Özdemir hala bu unvana en yakın isim mi?
 
Ben onu biraz ironik bir şey olarak yazmıştım, tırnak içinde “yılın en başarılı gazetecisi” diye ama günümüzün de geçer akçesi bu. Bugün Cüneyt Özdemir’i kaç kişinin takip ettiği ortada ki, o da kendisini eleştiren takipçilerine “seni kaç kişi takip ediyor ki bana kafa tutuyorsun” diye ukalalık yapabiliyor. Onun başarı kriteri oysa kendisine göre başarılı olmuş demektir; demek ki onu hedefliyor. Ama bu, reyting ya da takipçi hırsıyla yaptıklarını meşrulaştırmıyor. Mesela yine Bilgi’deki olayı ele alırsak; oradaki meselenin porno filmin yayınlanıp yayınlanmamasıyla hiçbir alakası yokken, asıl oradaki tartışma konumuz “akademik özgürlüğe dahil midir, değil midir?”ken bu konuyu filmin yayınlanmasına indirgenmesi olayı sadece tık ya da takipçi sayısına indirgediğini gösteriyor. Pornonun az çok ne olduğunu herkes biliyor, onu kimse merak etmiyor ki. Bunu öne çıkarttığınız zaman konuyu ekseninden çıkartmış oluyorsunuz ve bunu, reyting kaygısıyla manipüle ediyorsunuz. Bunu, başarılı bir gazetecilik tavrı olarak görmüyorum ben ama genel kabul böyle görünüyor.
 
2009 yılında ABD’de Obama’nın bir şarkıcı için kayıt dışı söylediği ‘ahmak’ ifadesi CNBC muhabiri tarafından Twitter’da paylaşıldı. Daha sonra kurum Obama’dan özür diledi ve o mesaj kaldırıldı. 2010’da CNN’in Ortadoğu muhabiri Fadallah ile ilgili yazdığı övgü dolu sözleri nedeniyle işten kovuldu. Bloomberg’de çalışan gazetecilerin Mayıs 2009’dan alınan bir kararla kanala ait haberleri twitter benzeri sosyal paylaşım sitelerinde paylaşmaları yasaklandı. Peki, bir gazeteci Twitter’da her şeyi yazabilir mi? Yani gazeteci sorumluluğu bu alanda nerede başlayıp nerede bitiyor?
 
Bence yazamaz çünkü yaptığı işe karşı, çalıştığı kuruma karşı sorumlulukları var. Yani, mesleğinin sağladığı ayrıcalıklarla ya da kişisel ilişkileri yoluyla edinilen bilgilerin gazetede haber formuna girmesi ayrı, Twitter’da gelişi güzel yazılması ayrı. Mesela birisi size çok özel bir SMS çekebilir bir konuyla ilgili ama onu Twitter’da yazdığınız zaman bu teşhircilik oluyor. Yani teşhircilikle gazeteciliği ayırmanız lazım.
 
Aslında isteriz ki sansür olmasın, oto sansür olmasın ama böyle bir şey yok artık dünyada. Hepimiz için geçerli bir şey. Sosyal medyadan kurumunuzun ya da patronunuzun çıkarlarına ters bir şey yazdığınız zaman sizi bir punduna getirip işten atarlar. Hele basında sendikalaşmanın, dayanışmanın olmadığı bizim gibi ülkelerde çok da kolay yaparlar.  Dediğim gibi ideal bir düzen olmadığı için şu anda gazeteci her istediğini yazamaz ve yazamıyor da. Yazdığı zaman da bazı şeyleri göze almak zorunda. Sokakta limon satacağım ya da farklı yollardan gelir elde edeceğim ama yine de yazacağım dersiniz, o zaman olur. Ama bir kurumun çatısı altına girip o kurumdan maaş alırken kalkıp bir de o kurumun içerisindeki ayrıcalıklarınızla edindiğiniz bilgileri sosyal ağlardan paylaşıyorsanız orada sorun çıkar.
 
Peki, siz Twitter mesajlarınızla ilgili yazdığınız gazeteden herhangi bir uyarı aldınız mı? Ya da üzerinizde bu yönde bir baskı var mı? Ya da Türkiye’de bu yönde bir baskı olduğunu düşünüyor musunuz?
 
Hayır. Ben öyle bir uyarı almadım. Benim çalıştığım kurumla herhangi bir konuda ters düştüğüm olmadı. Çalıştığım kurumun özellikleri ile de ilgili bir durum bu tabi.. BirGün gazetesi bağımsız bir kurum, patronu bile yok. Aslında biraz evvel bahsettiğimiz diğer gelir modeli benim için de geçerli. Ben gazetecilikten para kazanmıyorum. Yaptığım başka işlerden para kazanıyorum ve BirGün’de yaptığım işi de eğitimimden gelen birikimle yapıyorum. Çünkü ben gazetecilikte akademisyen olmaya niyetliydim, basın yayın alanında yüksek lisans yaptım.

Akademide kalmak üzereydim, bir şekilde olmadı. Benim tezim de gazetecilerin çalışma koşulları üzerineydi. Bu konu üzerine tez yazdığım için nasıl çalıştıklarını, nasıl kısıtlandıklarını ve ne kadar mutlu ya da mutsuz olduklarını biliyorum. Ve ben bu sistemin içerisinde çok rahat bir şekilde yazamayacağımı bildiğim için başka bir alana yöneldim. Ama dedim ki ben bir gün bu işin ucundan tutacağım. O işin ucundan tutacak rahatlığa eriştiğim zaman da BirGün gazetesi gibi bir gazeteyi tercih ettim. Ana akım medyada bir kurumun içinde bu kadar rahat yazamayacağımı biliyordum çünkü.
 
Gazetecilerin Twitter’da baskı altında kalıp kalmadığı konusuna gelirsek; evet Türkiye’de böyle bir baskı var. Yani baskı olmasa bile oto sansür var. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de de Lube Ayar örneği var. Lube Ayar’ın son çalıştığı Radikal ile ilişkisinin kopmasında böyle bir şey vardı. Lube Ayar Radikal’deyken, Twitter’da Radikal’in genel editoryal tavrı ile ilgili bir eleştiri yazmış ve o anki hafta sonu yayın yönetmeni Çınar Oskay ile ters düşmüştü. Sonra ayrılmak zorunda kaldı gibi bir şey gözlemlemiştim ben. Ya ayrılmaya karar verdikten sonra öyle bir şey yapıp ipleri kopardı ya da onu yazdı ve ayrılmak zorunda kaldı. O kısım çok da net değil açıkçası.
 
ESKİ KUŞAK GAZETECİLER TWİTTER’DAN ÜRKÜYOR
Son yazılarınızdan birinde Engin Ardıç’ın Twitter ile ilgili görüşlerini eleştirdiniz ve Engin Ardıç ve benzeri kalemlerin bu yeni alandan ürktüğünü yazdınız. Gerçekten bir kısım gazeteci bu alandan ürküyor mu? Ve neden.
 
Bence eski kuşak gazetecilerde böyle bir şey var. Çünkü olaya dahil olamayacaklarını biliyorlar. O yazının temeli aslında benim ilk medya eleştirisi yazmaya başladığım günlerde ‘Ekşi Sözlük’ten kaç Hıncal Uluç çıkar’ başlıklı yazıma dayanıyor. O dönemde Hıncal Uluç Ekşi Sözlük hakkında bir yazı yazmıştı. Öyle bir yazmıştı ki, sanki 100 bin kişi ‘evet bir karar verdik, biz bugün Hıncal Uluç’u linç edeceğiz’ diye bir araya geliyor. Ekşi Sözlük ya da sosyal medya öyle yekpâre bir yer değil ki! Hıncal Uluç’la ilgili biri bir şey yazar, diğeri ona karşılık yazar, diğeri savunur, öteki bunu çürütür vs… Ekşi Sözlük’te ben uzun yıllar yazarlık yaptım ilk kurulduğu zamanlarda, biliyorum ki yanlış bir şey yazdığınız zaman ilk 10 dk.’da sizi çürüten görüşler sıralanır. Yani kendi içinde bir tartışma ortamı var. Peki, medyada öyle bir şey var mı? Yok. Özellikle daha popüler olduğu yıllarda medyanın içinden Hıncal Uluç’u eleştiren bir yazı yazmak cesaret isterdi. Ama sosyal medyada böyle bir şey yok. Orası daha demokratik bir ortam. Hıncal Uluç sosyal medyada olup, su testisi filan gibi yanlış bir şey yazdığı zaman hemen maskesini düşürürler mention ve yorumlarla. Rezil olur yani şimdi sosyal medyada bazılarının olduğu gibi. Aynısı Engin Ardıç için de geçerli. Hıncal Uluç ve Engin Ardıç’ın temel özelliği ne? Akıllarına geleni pat pat diye yazmaları. Özellikle Engin Ardıç’ta hakarete varan ve küfürle karışık şeyler de olur zaman zaman. Şu an bunu sosyal medyada herkes yapıyor ve dolayısıyla çok rakipleri var. Sosyal medyayı biraz da kıskandıkları için sevmiyorlar bence.
 
Hürriyet gazetesinden Demirhan Hararlı da geçtiğimiz günlerde ‘Facebook ve Twitter gazeteciliği’ne itiraz, bu mu habercilik’ başlığıyla bir yazı kaleme aldı ve sosyal ağlarda yazılanlar sorgulanmadan haber yapılıyor, araştırılmıyor “böyle gazetecilik yapılacaksa gazetecilere ne ihtiyaç var?” diye sordu. Gerçekten gazetecilerin sosyal ağlardan ürettikleri haberler bunu sorgulatacak düzeyde mi?
 
Elbette oldukça yaygın bir hal aldı bu. Şu an güncel bir örnek var mesela, bütün magazin dünyasının bütün eski sayfalarını açan eski bir prodüktör var. Eski iş ilişkileri sayesinde bir takım sırlar ifşa ediyor. Ama tabi bu ne kadar etik diye sorarsanız, elbette etik değil. Bence gazetecilik de değil. Bunlar yalan da olabilir, doğru da olabilir, doğru olsa da insanın özel hayatına tecavüze kadar varabiliyor. Bunlar hep olacak ve bir süre sonra birçok kişiyle birlikte buradaki haberler itibarsızlaşmaya başlayacak. Şu sıralar bir geçiş dönemini yaşıyor ve sosyal ağlarda duyduğumuz birçok şeye itibar edebiliyoruz. Hatırlarsanız TRT yıllarında haber “ajans” denilen tek kaynaktan gelir ve herkes güvenirdi, sonra kaynakların çoğalmasıyla insanlar şüphe etmeyi öğrendiler. İnsanlar sosyal medya sızıntı gibi aktarılan söylentilerden de şüphe duymayı öğrenecekler. Şu an biz onun öğrenme aşamasındayız. Bu sürecin sonunda insanlar güven ihtiyacıyla klasik gazeteciliğe, güvenilir kurumlara ihtiyaç duyacaklar. Bu arada bir sürü bedel ödenecek tabii.
 
ATILGAN BAYAR BUNU DİKKAT ÇEKMEK İÇİN YAPMIŞ OLABİLİR
 
Çok yeni bir örnek yaşandı geçen gün. Eski Akşam yazarı Atılgan Bayar, yıllık 10 TL karşılığında Twitter sayfasını ücretlendirdi. Bu uygulama için ne dersiniz? Yazarlar Twitter üzerinden para kazanabilir mi? Bunun devamı gelir mi?
 
Bu şekilde bir gelir modeli yaratmak için henüz çok erken bence. Çünkü insanlar en başından bu yana sosyal medyada bilgiye bedavaya ulaşmaya alıştılar. Bunu yapabilmek için açıkçası çok cesur olmanız lazım ve vaad ettiğiniz şeyin de önemli olması lazım. Atılgan Bayar tam olarak ne vaad ediyor bilemiyorum. Ama işte önemli bir haber yakaladım ve bunu şimdi açıklıyorum gibi bir durum varsa belki. Ancak o durumda da aksak bir şey var, mesela birisi girecek, onun yazdıklarını alacak ve kendi sayfasından yazacak ve sistem yine tıkanacak. Bunun hukuki kısmı da var tabii. Yani diyelim ki bunu paylaşanlara dava açtınız, bunu Türkiye’de anlayacak kaç tane hakim var? Ya da karar verici, hangi yasayı baz alacak? Açıkçası bu çok cesurca bir uygulama olmuş. Bence dikkat çekmek için yapmış olabilir ve çekmiştir de.
 
Bir de işin öngörü kısmı var. Bu sizce geçici bir heves mi? Twitter ve diğer sosyal ağlar önümüzdeki dönemde gazeteciler ve medya dünyası için nasıl konumlanacak?
Açıkçası geçici bir heves olduğunu düşünmüyorum çünkü artık araç değişti. Kimin söylediğini şimdi hatırlayamadığım ünlü bir laf var: “müzik değişince dans da değişir.” Yani araç değişti ve gazeteci de orada var olmak zorunda. Ben bugün, az çok köşemin tıklanma sayılarını biliyorum. Twitter’a köşemin linklerini paylaşana kadar olan tıklanma sayısını biliyorum, paylaştıktan sonra tıklanma sayısını biliyorum ve ikisinin arasında muazzam bir fark görüyorum. Siz bu mesleği yapmak istiyorsanız artık orada olmak zorundasınız. Son dönemde matbu gazete alma oranı çok düştü, yavaş yavaş tamamen de bitecek ve sizin için sosyal medyada varolmak kaçınılmaz hale gelecektir. Mesela sosyal ağlarda sadece yazı linki paylaşanlar da var, ama o bile yeterli gelmiyor artık. Orada bir kişilik olarak var olmanız gerekiyor ki insanlar sizin yazınızı tıklayabilecek bir motivasyon kazansınlar. Bence sosyal medyada varolma hali giderek bir gazete binasında olmak kadar normalleşecektir. Nasıl bizim televizyona olan ilgimiz televizyonun hakim olduğu çağ boyunca hiç değişmedi ve normalleşti sosyal medya da böyle olacak. Başka bir araç çıkana kadar ilgi hep aynı kalacaktır.
 
Bu haberi toplam 56 kişi beğendi.
 
Unutulma hakkı nedir? - 06.03.2012 08:49:59